Türkiye’nin dünyada en iyi tanınan yönetim danışmanlık şirketiYaşam kalitesi, yönetim kalitesi ile artar Globaly recognized Turkish management consulting firmImproving quality of management improves quality of life

A.B.D. ile Stratejik İşbirliği

Uzun senelerdir A.B..D. ile ilişkilerimiz ağırlıklı olarak siyasi ve askeri konularla sınırlı olarak gelişti. Türkiye’nin Kore savaşındaki rolü, NATO’daki güvenilir müttefik olma özelliği, soğuk savaş yıllarında verdiği mücadele ve Ortadoğu’da barışa yönelik girişimleri ve işbirlikleri Amerikan hükümeti ve silahlı kuvvetleri nezdinde Türkiye’nin stratejik ortak olarak algılanmasını sağladı.

Ancak, Amerika’daki Türkiye karşıtı azınlıkların özellikle iç politakada güçlerini kullanabildikleri dönemlerdeki girişimleri nedeniyle Amerikan Kongre’sinde güçlüklerle karşılaştık. Genel kamuoyunda ise, sadece Türkiye’ye özgü olmasa da, bilgisizlik ve ilgisizlik hüküm sürdü.

11 Eylül ile birlikte Amerikan kamuoyu da dünyanın küçüldüğünü ve işbirliği boyutlarının zenginleşmesi gereğini kavradı. Türkiye açısından da A:B.D. ile ekonomik ve ticari alanlarda da stratejik işbirliği fırsatı doğdu.

A.B.D. ekonomisi AB ekonomisinden daha büyük. Türkiye’nin AB ile ticaret hacmi A.B.D. ile ticaret hacminin neredeyse beş katı. Bu önemli performans farkının coğrafi uzaklıkla açıklanabileceğini düşünmek ise yanıltıcı olur. Çünkü, gerek A.B.D., gerekse AB ile serbest ticaret anlaşması olan ve benzer bir coğrafi konuma sahip İsrail’in A.B.D. ile ticaret hacmi AB ile ticaret hacminden %30 daha yüksek.

Aynı zamanda, Türkiye’nin A.B.D.’nin dış ticaret fazlası verdiği nadir ülkelerden biri olduğunu hatıırlatmakta fayda var. Demek ki, ticaretin önündeki engelleri kaldırabilirsek ve şirketlerimiz Amerika pazarını da yeterince önemserlerse dış ticaret hacmimizi büyük boyutlarda artırma fırsatı var.

Türkiye AB’ne aday ülkeler içerisinde AB ile Gümrük Birliği’ne giren tek ülke. Son beş senenin performansına bakarsak, Türkiye’nin AB ile ticaret açığının önemli ölçüde arttığını ve AB’nin bu süre içerisinde Türkiye’nin çıkarlarını gözetmeksizin aday ülkelerin dışındaki ülkelerle de serbest ticaret anlaşmaları imzalayarak hem Türkiye’ye sağlanan avantajı sulandırdığını, hem de Türkiye’yi pazarlarını Dünya Ticaret Örgütü normlarının ötesinde üçüncü ülkelere de açmaya zorladığını görürüz. Bu durumun, özellikle emek yoğun sektörlerde faaliyet gösteren Türkiye için, hem işsizlik, hem de sermaye birikimi açısından olumsuz etkileri oldu. İşte bu nedenle, diğer tüm aday ülkeler AB ile tam üyeliğe kadar gümrük birliği yerine serbest ticaret anlaşması yapmayı tercih etmişler!

Üçüncü ülkelere en az AB kadar pazarını açan Türkiye A.B.D. ile AB arasındaki centilmenlik anlaşmasından da faydalanamıyor ve AB gümrük birliğine giren ilkeler arwasında sadece Türkiye’ye tekstil kotaları uygulanıyor!

Türkiye’nin nüfusu müslüman olan ülkeler arasında tek laik ve demokratik ülke olması, terörle mücadeledeki deneyimlerinin bugünlerde daha da önem kazanması, tavrı ve askeri gücü nedeniyle güvenilir bir müttefik olması, ve A.B.D.’nin stratejik hedefleri için Türkiye ile daha yakın işbirliği istiyor olması Türkiye’nin de işbirliğinin boyutlarını ekonomik ve ticari alanlarda geliştirmesi için bir fırsat yaratıyor.

Ancak bu fırsatı etkin olarak kullabilmek için A.B.D.’nin karar mekanizmalarını iyi tahlil etmeli ve stratejimizi ona göre belirlemeliyiz.

A.B.D. uzun vadede dünyadaki tüm ticaretin serbestleşmesi fikrini savunmakla birlikte, özellikle gelişmekte olan ülkelerin daha rekabetçi olduğu tekstil, demir çelik gibi çeşitli sektörlerde yerel iç politika gerekçeleri ile korumacı davranıyor. Dolayısıyla, sektör bazındaki serbestleşme girişimleri aynı sektördeki Amerikan şirketlerince baltalanabiliyor. A.B.D. adına ticaret görüşmelerini yürüten bürokratlar özellikle Kongre’den gelen baskılar nedeniyle bu konudaki tavizleri geciktirme yolunu tercih ediyorlar.

Ayrıca, A.B.D.’nin herhangi bir ülke ile ticaret anlaşması yapabilmesi ise Kongre onayı gerektiriyor. Bu onay ise ancak iç politikada güçlü grupların desteğiyle veya stratejik öncelikle sağlanabiliyor. Bu nedenle, 26-27 Şubat tarihlerinde yapılacak Ekonomik Ortaklık Komisyonu görüşmelerinde tekstil kotalarında sınırlı tavizlere odaklanmak yerine ekonomik ve ticari konulardaki stratejik konumumuzu geliştirmeye öncelik vermeliyiz. AB’ne aday ülkeler arasında gümrük birliğini gerçekleştirmiş tek aday olarak, A.B.D. ile ticarette AB’ye uygulanan şartların hiçbirinde Türkiye’nin geri kalmamasını ve tam üyelik gerçekleşene kadar ekonomik ve ticari konularda da Türkiye’nin stratejik işbirliği ortağı olarak kabul edilmesini talep etmeliyiz.

Stratejik işbirliği ortağı kavramı içerisinde üçüncü ülkelerle zorunlu bir ortaklık gerektirmeyen ve sektör sınırlandırması olmayan “kalifiye sanayi bölgeleri” kurulması; A.B.D. sanayisini tehdit eden ithalata karşı uygulanan vergilerde Türkiye’nin tüm ihracatçı ülkelerle birlikte değil, kendi başına değerlendirilmesi; ve “Generalized System of Preferences (GSP)” rejiminde sağlanan ayrıcalıklar olarak değerlendirilebilir.

Türkiye’nin taleplerini güçlü bir şekilde en üst düzey karar mercileri ile sonuçlandırabileceği bir dönemde, kendi iç politikalarına odaklı A.B.D. bürokrasisi ile yapılacak görüşmelerde, alınabilecek sınırlı tavizlere yönelik olarak odaklanmanın Türkiye’nin stratejik işbirliği konusundaki pazarlık gücünü zayıflatabileceğini unutmamalıyız.