Türkiye’nin dünyada en iyi tanınan yönetim danışmanlık şirketiYaşam kalitesi, yönetim kalitesi ile artar Globaly recognized Turkish management consulting firmImproving quality of management improves quality of life

AB ile Müzakerelerde Temel Yaklaşımı

2005 yılı AB ile üyelik müzakerelerinin başlayacağı önemli bir dönüm noktası olacak. Müzakerelerin başlaması kararı alınırken yaşanan gelişmeler, maalesef ortaklık isteyen iki tarafın karşılıklı iyiniyetini tescil ettiği bir yaklaşımı değil, zorla kazanılan bir üyelik perspektifi algılaması yarattı.

Bu algılama hem AB vatandaşlarında, hem de Türkiye’de önemli ölçüde değişmezse, önümüzdeki müzakere sürecinin kazan-kazan yaklaşımı ile sürdürülmesi güçleşecek. Bu süreç, ya herşeyi kabul edersin, ya da dışarıda kalırsın yaklaşımına dönüşecek. AB’nin daha önceki genişlemelerinde İngiltere ve İspanya ile sürdürülen süreçte de benzer durumlar yaşanmıştı. İngiltere AB’nin bazı uygulamalarının dışında kalmayı seçerken, güç de olsa İspanya üyelik gerçekleşene kadar baskılara boyun eğmeyi yeğlemiş, ancak sonunda, AB’nin büyük kaynaklara sahip olduğu bir dönemde, üyelik ile birlikte büyük kazanımlar elde etmişti.

Türkiye de büyük bir devlet. Sadece boyutlarıyla değil, aynı zamanda devlet geleneği, toplumsal kültürü ile de büyük bir devlet. Bu nedenle, müzakere sürecinin kolay geçmesi beklenmiyor. Üstelik, AB ekonomik sorunları ve en son genişlemenin verdiği hazım sorunları nedeniyle Türkiye’nin müzakere sürecini de uzatma eğilimi taşıyor. Ayrıca, İspanya gibi tüm istekleri kabullenmenin getirisi de artık benzer boyutlarda olamayacak.

Özetle, müzakere süreci biri standartları koyan, diğeri de yeni gelen standartların kendi aleyhine geliştiği izleniminde olan karşı iki taraf mentalitesi ile yürütülürse, bu süreçte halklar yakınlaşacağına uzaklaşabilir.

Oysa, Avrupa ile Türkiye’nin önünde tarihi bir fırsat bulunmaktadır: Önyargıların tarihin çöplüğüne atıldığı ve yüzyıllardır çatışmaktan bunalmış dünya insanına barış ve huzur getirebilecek bir dünyanın kurulabilmesinin mümkün olduğu müjdesini oluşturabilecek bir barış ve yönetişim modeli sunarken, rekabet gücünü de artırabilmek. Bu konuda başarı, ancak müzakerelerin kazan-kazan anlayışı ile yürütülmesi ile sağlanabilir.

Bu nedenle, Türkiye müzakere sürecinde kendi beklentilerini ön plana çıkaran bir yaklaşımı değil, soğukkanlılıkla ve parçası olmayı hedeflediği AB’nin bütünsel çıkarlarını geliştirecek bir yaklaşımı benimsemelidir. Kendisini dünyaya model olarak sunmayı hedefleyen ve rekabet gücünü geliştirmek isteyen bir AB’nin bu hedefe ulaşabilmesi için zaten Türkiye’ye ihtiyacı var.

AB’nin yenilikçilik ve yaratıcılık kapasitesini geliştirmeye, nitelikli genç iş gücüne, enerji kaynaklarına ulaşabilmeye, yaşlılarına bakım imkanları sunmaya, karar alma mekanizmalarını hızlandırmaya ve girişimcilik kültürüne ihtiyacı var. AB’nin bu konularda yapacağı her atılım, aslında Türkiye’deki potansiyeli geliştirmeye destek vermesiyle daha da etkin bir sonuç verecektir. Bu nedenle, Türkiye müzakere sürecinde AB’nin rekabet gücünü geliştirecek çözümler üretmeye odaklanarak daha da başarılı olabilecektir. Bu yaklaşım, AB’nin temel hedefi ile tutarlı olduğundan reddedilmesi ve geciktirilmesi güç olacak ve aynı zamanda Türkiye’nin gerçek bir değer yaratan ortak olarak kabul edilmesini kolaylaştıracaktır.

Özetle, birlikte yaşayacağımız Avrupa’nın, yönetim kalitesini geliştirmek için ülkemizdeki düşünürleri ve düşünceleri bir araya getirerek AB’nin geleceğini şekillendirmeye katkıda bulunmalıyız.