Türkiye’nin dünyada en iyi tanınan yönetim danışmanlık şirketiYaşam kalitesi, yönetim kalitesi ile artar Globaly recognized Turkish management consulting firmImproving quality of management improves quality of life

ABD’nin Seçimi

Bu sene ABD’de sadece ABD’nin değil, aynı zamanda dünyanın da geleceğini etkileyebilecek bir başkanlık seçimi var. Ancak, böylesi önemli bir aşamada politik tartışmaların işin özüne girmiyor olması hem ABD, hem de dünya için endişe verici.

Dünyada ailelerin, şirketlerin, kurumların ve devletlerin yükselme dönemleri olduğu gibi, gerileme devirleri de oluyor. Gerileme devirlerinin başlangıcı ise genellikle güçte bir eksilmenin hissedilmesinden çok önce değerlerde uyumsuzluk ile tespit edilebiliyor. Bu uyumsuzluk da, ya başarılı aileleri, şirketleri, kurumları ve devletleri o başarıya taşıyan faktörlerin değişen şartlara uyum sağlamakta gecikmesinden, ya da kendilerini başarıya taşıyan değerlerin erozyona uğramasından kaynaklanıyor.

Bugün ABD dünyanın tartışmasız süper gücü. Üstelik kendisinden sonra gelenlerle arasındaki fark öylesine büyük ki, bugün hayatta olan insanların yaşam süreleri içerisinde bu konumunu koruyabilir. Ancak, unutulmamalı ki bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu da benzer bir konumdaydı. Düşüşü ise, yıkılmasından yüzyıllar önce başladı ve bu süreç tüm dünyada büyük savaşların, acıların yaşandığı uzun bir dönemi kapsadı.

Son dönemlerde ABD’de ABD’ni başarılı ve örnek kılan değerler erozyona uğruyor. Endişe verici durum ise bu konunun böylesi önemli bir seçim arifesinde yeterince tartışılmıyor olması.

Nedir ABD’yi bugünkü başarısına taşıyan değerler?: (i) insana ve insan haklarına saygı, (ii) herkesin eşit oy hakkına sahip olduğu bir demokrasi, (iii) fikir özgürlüğü (basın özgürlüğü), (iv) girişim özgürlüğü, liberal ve rekabetçi bir ekonomi anlayışı, (v) kanun ve kurallara saygı ve uyum, (vi) liberal bir göç yasası ve anlayışı, ve (vii) inanç özgürlüğü.

Bu değerleri tavizsiz bir şekilde koruyamayan bir ABD, hem kendi gücünü, hem de dünyaya iyi örnek olma özelliğini yitirme sürecini başlatmış olur.

Son dönemlerde ABD bu önemli değerleri göz ardı eden yaklaşımlar sergiliyor. Örneğin, Guantanamo ve Abu Garib’deki tutuklulara yapılan muameleler ABD’nin insan haklarına duyarlılığı konusunda şüpheler uyandırmakta. Ayrıca, Uluslararası Ceza Mahkemesini tanımama konusundaki ısrar da bu konudaki gelişmelerin kontrol edilemeyen münferit olaylar değil, kendi vatandaşları dışındakilerin insan hakları konusunda duyarlı olunmadığını gösteren bir yaklaşım olduğu izlenimi veriyor.

Demokrasi konusundaki inanç, sadece ulus devletin sınırları içine hapsedildiği oranda, inandırıcı olmaktan uzaklaşıyor. Dolayısıyla, uluslararası kurumlardaki karar mekanizmalarında güçlü olanın haklı olduğu anlayışını sergileyen, kısa dönemli çıkarları uğruna demokratik olmayan iktidarları destekleyen bir ABD, demokrasi havarisi olma konusundaki inandırıcılığını zayıflatmaktadır.

11 Eylül saldırılarından sonra ABD tarafından uygulanan tek taraflı politikaların ABD basınında uzun süre tenkit edilememiş olması, ABD’nin fikir ve basın özgürlüğüne inancı konusunda güvenilirliğinin de azalmasına yol açtı. Daha on sene önce dünya vatandaşları tarafından güvenilir bulunan ABD televizyon kanallarının yerine, dünya başka kanalları izlemeye, internet üzerinden ulaşan bireysel haberlere daha çok güvenmeye başladı!!.

Dünya nüfusunun büyük kısmını oluşturan ülkeler ancak tarım, tekstil ve demir çelik gibi sınırlı sektörde rekabet gücü oluşturabiliyorlar. Bu sektörlerde ABD’nin serbest ticaret ortamını bozucu sübvansiyonları, kotaları, haklı olmadığı DTÖ tarafından da tescillenen anti-dumping vergileri gibi uygulamalar, ABD’nin girişim özgürlüğü ve serbest ticaret kurallarına bağlılığının sorgulanmasına yol açıyor. Üstelik, başta tarım olmak üzere çeşitli sektörlere verilen sübvansiyonlar, kota ve telafi edici vergiler, dünyanın daha rekabetçi olabilecek başka bölgelerinde fakirliğe ve açlığa yol açan adaletsiz uygulamalar olarak ortaya çıkıyor.

Kanun ve kurallara saygı, kurallara uymanın norm olması kadar, kuralların da adil olmasını gerektiriyor. Adil olabilmek, “kendimiz için ne istiyorsak, karşımızdaki için de onu isteyebilmek” demektir. Uluslararası uygulamalarda politik ve ekonomik gücü, adil olmanın önüne koyan bir ABD, dünyaya değerleriyle liderlik yapabilmekten de uzaklaşmış oluyor. Örneğin, dünyada kişi başına enerji kullanımında en müsrif ülke konumunda olan zengin ABD, Kyoto anlaşmasını kabul etmeyerek, küresel ısınmayı önleme konusundaki uzlaşmayı da önlemiş oluyor.

ABD’nin bilim ve teknolojide, yenilikçilikte lider konuma gelmesinin en önemli nedenlerinden birisi de yaratıcılığın dinamosu olan nitelikli mültecileri cezbedebilmesi ve farklılıkların bir arada yönetilmesini başarabilmesidir. Son dönemlerde kültürler arası farklılıkları bir zenginlik değil, bir zafiyet olarak görmeye başlayan, kendisini dışarıdan gelecek insan ve fikirlere kapatan bir ABD uzun dönemde bilimsel gelişme konusundaki liderliğini de tehlikeye atıyor olabilir!!.

Farklı inançları ve dinleri terörizmin kaynağı olarak görenlerin sayısının artması, farklı inançlardan gelenlerin seyahat serbestisinin sınırlanmaya (vize uygulamalarının güçleştirilmesi ve hoşgörü düzeyinin azalması nedeniyle) başlaması, ve yöneticilerin dini inançlarını ülke politikalarının belirlenmesinde belirleyici olarak kullanmaya başlamaları, ABD’deki inanç özgürlüğünün de zedelenmesine yol açabilir.

Özetle, insana ve özgürlüklere saygıyı unutmaya, veya kendi ülke sınırları içinde hapsetmeye eğilimi artan bir ABD, dünyaya değerleriyle liderlik yapabilme gücünü de yitirmeye başlıyor. Gelişmeler şeffaflaşan dünyada tutarsızlıkların sürdürülmesinin en azından ahlaki açıdan mümkün olamayacağının yeterince anlaşılmadığını gösteriyor. Sürdürülebilir bir gelişme ve dünya barışı için kararlarının başkalarını nasıl etkilediğini iyi anlayan ve kendisini bencillikten arındıracak bilgelik düzeyine erişen bir ABD’ye ihtiyaç var.

ABD’nin seçimi, Bush ve Kerry arasında değil, ABD’yi ABD yapan değerlerle, kısa vadeli çıkarlar arasında olmalıdır. Dünyaya liderlik yapacak konumda olan ABD, seçimini yaparken sadece kısa vadeli çıkarlarını nasıl koruyacağını değil, aynı zamanda dünya vatandaşlarının gönlünü kazanan değerlerine nasıl sahip çıkacağının da hesabını yapmalıdır. Bu nedenle, her iki adayın da bu değerleri küresel boyuttaki uygulamalarına nasıl yansıtacakları, ABD’deki politik tartışmanın esasını oluşturmalıdır. Bu konudaki seçim, hem ABD’nin, hem de dünyanın geleceğini şekillendirecektir.