Türkiye’nin dünyada en iyi tanınan yönetim danışmanlık şirketiYaşam kalitesi, yönetim kalitesi ile artar Globaly recognized Turkish management consulting firmImproving quality of management improves quality of life

Dünya Ticaretini Geliştirmek

Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) Doha’da başlattığı yeni görüşme sürecinde farklı ülkelerin ortaya koydukları talepler, aslında ülkeler arasında ne denli önemli çıkar çatışmalarının olduğunu ortaya koyuyor.

Ticaretin serbestleşmesinin tüm dünya için refah düzeyinin artması anlamına geleceği, yaygın kabul gören bir teori. Ancak buna rağmen, ülkeler bu genel refah artışından çok, refahın kendi ülkeleri açısından dağılımına odaklanıyorlar. Bu durum, ancak oybirliği ile karar alabilen DTÖ’nde bu görüşme turunda anlaşma sağlanmasının ne kadar güç olduğunu gösteriyor.

Küresel refahı artıracağı konusunda görüş birliği olan bu görüşme turunun başarıya ulaşması, başta gelişmiş ülkelerin senelerdir savundukları “serbest ticaret” kavramı ile çelişen taleplerinden fedakarlık etmelerine bağlı.

11 Eylül, dünyanın ne kadar küçüldüğünü ve sürdürülebiliri refah için küresel işbirliğinin zenginleştirilmesi gereğini açıkça ortaya koydu. Şimdi sıra söylemden, eyleme geçmekte.

Doha’da ortaya konan görüşler, gün geçtikçe şeffaflaşan Dünya’da tutarsızlıkların sürdürülmesinin en azından ahlaki açıdan mümkün olamayacağının yeterince anlaşılmadığını gösteriyor.

Dünya gerçekten serbest ticarete kavuşacaksa, her konuda politik gücü olanın değil, başarılı olanın kazandığı bir ortamı yaratmak zorunda. Küresel yaratıcılığın ve refahın artması ancak herkese adil bir rekabet fırsatı yaratmakla sağlanabilir.

Bunun için özellikle gelişmiş ekonomilere sahip ülkeler, tekelleşme tehlikesi olmayan durumlarda, kota ve telafi edici vergi uygulamalarını tamamen kaldırmalılar. Bölgesel gelişme ve/veya stratejik önem maskesi ile başta tarım olmak üzere çeşitli sektörlere verilen sübvansiyonların, dünyanın daha rekabetçi olabilecek başka bölgelerinde fakirliğe ve açlığa yolaçan adaletsiz uygulamalar olduğunu kabul edip, kaldırılması sağlanmalı. Şeffaflaşan bir dünyada bir Fransız çiftçinin, Afrikalı bir çifçiden daha fazla desteklenmesi gerektiğini savunmak gittikçe güçleşecektir.

Fikri mülkiyet haklarının patent kanunları ile korunması gelişmiş ülkelerin gerek ikili ticaret anlaşmalarında, gerekse Dünya Ticaret Örgütü aracılığı ile uluslararası ticaret anlaşmalarında önem verdikleri konuların başında geliyor.

Aslında, patent kanunları serbest piyasa ekonomisinin belli bir konuda etkin işleyememesini düzeltmek üzere, devlet otoritesi tarafından piyasaya bir müdahale biçimidir.

Bilginin kolaylıkla paylaşılabilme ve taklit edilebilme özelliği nedeniyle, yeni buluşlar için gerekli yatırımın, yatırımcısına getiri sağlayamaması durumunu düzeltmek için yapılan bir müdahale.

Patent kanunları ile yeni buluşlar için yatırım yapıp başarılı olanlara belli bir süre için tekel hakkı verilerek, toplumda yenilik ve yaratıcılık için yeterli düzeyde yatırım yapılması ve bu süre sonrasında bilginin serbestçe paylaşılması hedefleniyor. Gerçekten de etkin patent kanunları olan ülkelerde yaratıcılığın teşvik edildiği ve birçok buluşun gerçekleştirildiği görülüyor.

Ancak, pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da devlet müdahalesinin piyasa şartlarının gerisinde kaldığı görülüyor. Belli bir ülke esas alınarak verilen, örneğin 20 yıllık, tekel hakkı süresi birçok ülkede birden verilmeye başlandığında, acaba aynı mı kalmalı?!! Buluşların, piyasaya verilecek ürünler haline dönüştürülmesinin ve dolayısıyla buluştan kazanç sağlama sürecinin her geçen gün kısaldığı bir ortamda, acaba tekel hakkı için tanınan süre aynı mı kalmalı?!! Sermaye piyasalarının, yenilikleri tek kuruş kazanmadan bile ödüllendirmeye başladığı bir dönemde, acaba tekel hakkı için tanınan süre aynı mı kalmalı?!!

Patent kanunlarında tanınan tekel hakkı sürelerinin gereğinden uzun olması, toplumların gelişmesini sınırlandıran bir etken olabilir. Aynı zamanda, daha çok patent hakkına sahip ülkelerin, sermaye birikimi sınırlı olan ülkelerden aşırı kaynak transferine de yol açarak, gelişmeyi geciktirebilir. Bunun için, patent kanunlarına karşı olmak değil, global topluma en adil ve en iyi şekilde hizmet edecek düzenlemeleri ve parametreleri önerebilecek düzeyde hazırlık yapma gereği var.

Patent kanunları ile ilgili olarak sorgulanması gereken bir başka konu da hangi yeniliklerin patent kapsamında korunmasının toplum yararına olduğudur. 11 Eylül sonrasında A.B.D. ve Kanada’da Avrupalı bir ilaç şirketinin anthrax ilacı ile ilgili olarak takınılan tutum, Afrika ülkelerinin AIDS ilaçları için yapmak istedikleri uygulumaları güçlendirdi. Bir kez daha Dünya’nın şeffaflaşması tutarsızlıkları sürdürülemez kılıyor!

Fikri mülkiyet haklarının korunması için global ekonomide de düzenlemeler gerekiyor; ancak, bu düzenlemelerin parametreleri yeni dünya gerçekleri ile yeniden ele alınmalı.
Üzerinde durulması gereken bir başka konu da gelişmiş ülkelerin seçici göç politikaları.

Gelişmiş ülkeler bilgili ve yaratıcı beyin açıklarını, bu özelliklere sahip kişileri ülkelerine cezbederek kapatıyorlar. ABD’nin iki yılda yabancı bilgi teknolojisi uzmanlarına verdiği çalışma ve vatandaşlık izinleri ikiye katlanmış. Silicon Valley’de çalışanların çoğu yabancı bir ülkede doğmuş! Almanya’nın bilgi teknolojisinde geri kalmamak için 1970’lerden bu yana en büyük yabancı cezbetme faaliyetine hazırlandığı belirtiliyor. Batı’da alınan patentlerin önemli bir kısmının da o ülkeye sonradan gelenler tarafından alındığı biliniyor.

Seçici göç politikaları dünyanın beyin gücünün belli ülkelerde odaklaşmasını sağlarken, gelişmekte olan ülkelerin yüksek katma değerli ürünlere geçişini de geciktiriyor.

Diğerlerinin dışarıda bırakılması ise küresel verimlilik artışını sınırlandırıyor. Gelişmiş bir ülkenin vatandaşı olmanın (ve oy verme hakkına sahip olmanın) dışında hiçbir özelliği ve rekabet gücü olmayanların korunmasına yol açıyor.

Gerçek serbest ticaret sadece finansal kaynakların değil, aynı zamanda tüm ürün, hizmet ve insanların da serbestçe dolaşımının sağlanmasıyla gerçekleşebilir.

Doha’da dikkat çeken bir başka konu da gelişmiş ülkelerin yüzlerle ifade edilen delegasyonlarla bu toplantılara katılmalarına karşın, gelişmekte olan ülkelerin çok sınırlı heyetlerle katılım sağlaması oldu. Bu açıdan bakıldığında, gelişmekte olan ülkelerin ticaretin yönlendirilmesine ilişkin konularda uzman geliştirme ihtiyacı olduğu görülüyor. Bir başka deyişle görüşmeler eşit şartlarda yapılmıyor.

Gelişmiş ülkelerin Dünya Ticaret Örgütü aracılığıyla getirmek istedikleri çevre koruma ve çalışma şartlarına ilişkin standartlar konusu ise üzerinde çok çalışma gerektiriyor. Dünya’daki gelişmişlik farkları nedeniyle oluşan farklı öncelikler, DTÖ’nin oybirliği esasına göre çalışıyor olması ve bu tip standartların denetimine ilişkin orgütsel yapısının sınırlı olması bu konuların DTÖ çerçevesinde çözümünü güç kılıyor.

“Her konuda tam serbestlik” anlayışı en tutarlı ve adil yaklaşım olmakla birlikte, kısa zamanda bu yaklaşımın kabul görmesini beklemek gerçekçi değildir. Dolayısıyla, önümüzdeki dönemde DTÖ çapında anlaşma sağlanana kadar ülkeler arasında ikili ve/veya bölgesel anlaşmaların öncelik kazanması bekleniyor. Türkiye de bu yaklaşım kazanana kadar tüm araçları kullanma yetkinliğini artırarak ülkemizdeki sermaye ve deneyim birikimini geliştirme çabasında olmalıdır.

Özetle, küresel anlamda bir başarı için öncelikle gelişmiş ülkelerin konuya sınırlı iç çıkarları koruma anlayışı ile değil, küresel bir bakış açısıyla yaklaşmaları gerekiyor.

Unutulmamalı ki, tutarsızlıkların ve adil olmayan yaklaşımların sürdürülebilirliği, şeffaflaşan bir dünyada her geçen gün daha da güçleşiyor. Kendisi için istediklerini başkaları için de isteyebilenler, sadece lider olmakla kalmayıp dünya vatandaşlarının gönlünde de özel bir konum kazanacaklar.