Türkiye’nin dünyada en iyi tanınan yönetim danışmanlık şirketiYaşam kalitesi, yönetim kalitesi ile artar Globaly recognized Turkish management consulting firmImproving quality of management improves quality of life

Güçlü Olan Kazanır

Ülkelerin saygınlığı ve refah düzeyi rekabet gücü ile belirleniyor. Davranışlarını tutarlı ilkelere dayandıran ve güçlü olan ülkeler uluslararası konularda da başarıyı yakalıyorlar. Bu nedenle, öncelikli olarak rekabet gücümüzü artırmayı ulusal bir hedef haline getirmeliyiz.

Örneğin, askeri güç açısından diğer ülkelere kıyaslandığında önemli bir güç farkına erişmiş olan A.B.D., Irak’a müdahalede uluslararası kurumların onayına ihtiyaç duymadan doğru bildiği yolda harekete geçebildi. Ancak, aynı A.B.D., ekonomik olarak da lider konumunda olmasına rağmen, ekonomik boyut açısından benzer bir fark oluşturamadı. Bunun sonucunda da tek taraflı olarak serbest piyasa ekonomisi ilkelerine aykırı bir davranış ile, demir-çelik sektöründe aldığı korumacı önlemlerden geri adım atmak zorunda kaldı. Çünkü, benzer bir ekonomik büyüklüğe sahip olan AB’nin, Dünya Ticaret Örgütü’nü de etkin olarak kullanarak, A.B.D.’ye karşı yaptırım kullanma tehdidi, A.B.D.’nin bu korumacı önlemden vazgeçmesini sağladı. Kim kazandı? sorusunun cevabı serbest piyasa ekonomisi ilkeleri ve uluslararası örgütlerin saygınlığı şeklinde verilebilir.

Dünyada rekabet gücü açısından yükselen ülkelerin en önemlisi, Çin. Örneğin, tekstil ihracatı göz önüne alındığında A.B.D. pazarında kotası kaldırılan ürünlerde Çin’in Pazar payı 2001 yılındaki %9 oranından, 2002 sonunda %31’e, 2003 sonunda ise %65’e ulaşıyor. Gelecek sene ise bu oranın %75’e çıkması bekleniyor. Önümüzdeki iki sene içinde A.B.D. tekstil pazarında $42 milyar dolarlık ithalatın Çin’e döneceği tahmin ediliyor. Buradan Türkiye’nin payına düşen kaybın ise $1.3 milyar seviyesinde olması bekleniyor. Bugüne kadar tekstil sektörü ile ilgili görüşmelerde son derece katı tutum takınan A.B.D., bugünlerde yeni bir açılım ile bu $42 milyar dolarlık ihracatı yapan diğer ülkelerle anlaşarak 2005 yılında devre dışı kalacak olan kota rejimini 2008 yılına kadar uzatma girişimlerinde bulunuyor. Bu girişimler zaman kazandırsa da, esas olanın rekabet gücü olduğunu unutmamalıyız.

1980’lerde Japon mallarının A.B.D. piyasasında elde ettikleri üstünlüğü ve yüksek Pazar paylarını Japonya’nın sübvansiyonları argümalarıyla açıklamak ne kadar hatalı ise, bugün de Çin’in rekabet gücünü devler sübvansiyonları ile açıklamak o kadar yanlış olur. Daha sonraları açıkça ortaya konduğu gibi 1980’lerde Japon üstünlüğü Toplam Kalite Yönetimi konusundaki etkin uygulamalardan kaynaklanıyordu. A.B.D.’de Malcolm Balridge, AB’de ise Avrupa Kalite Vakfı ödülleriyle sağlanan özendirmelerin de etkisiyle bu konudaki açık kapanmaya başlayınca, Japon üstünlüğü de kalmadı. Dolayısıyla, Çin’in rekabet gücünün nereden kaynaklandığını da iyi irdelemeliyiz.

Çin geçen sene yabancı sermaye açısından A.B.D.’yi bile geride bıraktı. Son dönemde en yeni teknolojilerin uygulandığı bir çok üretim tesisi yatırımı Çin’de yapıldı. Üstelik, ucuz iş gücü piyasasından şikayet edilen Çin’de son dönemdeki gelişmeyi sağlayan ekonomiye katılan nüfusun toplam nüfusa oranı 1/3’ün altında. Bir başka ifade ile, bu ucuz iş gücü piyasası daha üç misli büyümeden, ucuzluğu giderilemeyecek! Belki de, serbest piyasa ekonomisi, dünyadaki gelir dağılımı adaletsizliğinin de giderilmesi için bir araç oluyor.

Bu gelişmeler Çin’in liderlerine de özgüven aşılıyor. Artık yeni Çin liderleri bölgesel ve küresel serbest ticareti sağlayacak girişimlerde bulunuyorlar. Dünya kamuoyunu etkileyecek düzeyde açıklık sergilemekten kaçınmıyorlar.

Biz de, krizlerden kurtuluyor olmayı yeterli bir başarı olarak görmemeli ve rekabet gücümüzü süratle iyileştirmeliyiz. Bu nedenle, bir yandan dünya ile rekabet edebilecek esneklikte bir iş gücü piyasası oluştururken, diğer yandan da katma değeri yüksek alanlara yoğunlaşmayı sağlamalıyız. Atatürk’ün dediği gibi “Çalışmadan, yorulmadan, öğrenmeden rahat yaşama yollarını aramayı alışkanlık haline getirmiş uluslar, önce haysiyetlerini, sonra kimliklerini ve daha sonra hürriyetlerini kaybetmeye mahkumdurlar.”