Türkiye’nin dünyada en iyi tanınan yönetim danışmanlık şirketiYaşam kalitesi, yönetim kalitesi ile artar Globaly recognized Turkish management consulting firmImproving quality of management improves quality of life

İyileri Tercih Edebilmek

Toplumlar rekabet güçlerini ve refah düzeylerini artırabilmek için sürekli bir yarışma içindedir. Önemli olan geçmişle karşılaştırılan performans değil, rakiplerle göreceli konumda ne kadar iyileşme sağlandığıdır. Toplumların dünyadaki sınırlı kaynaklardan faydalanabilme düzeyi bu göreceli konumlarıyla belirleniyor. Bu nedenle kurumlarının en iyi şekilde yönetilmesini sağlayabilen toplumların başarıya ulaşabilme olasılıkları da, o toplumların refah düzeyleri de artıyor.

Bu nedenle, toplumsal kurumları yönetenlere ilişkin verdiğimiz kararlar aslında refah düzeyimizi etkileyen en önemli unsurlardan birisidir. Yönetim pozisyonları için bireysel ve/veya kolektif olarak yaptığımız seçimlerde kullandığımız kriterler, önemli ölçüde toplumsal başarıyı etkiliyor. Bu seçimlerimizde önceliği kendimize yakın hissettiklerimize mi veriyoruz? Yoksa o işi en iyi yapacak olanlara mı? Bizim için bir işe akrabalarımızı, hemşerilerimizi, partililerimizi, ırkdaşlarımızı, dindaşlarımızı veya arkadaşlarımızı yerleştirmek mi önemli? Yoksa, o işi yapmakta en ehil olanları mı?

Bu soruların cevaplarının herkes tarafından paylaşıldığını düşünüyorsanız, muhtemelen yanılıyorsunuz. Teorik olarak belki çoğumuz, “Tabii ki, belli bir işi en iyi yapacakları seçmemiz gerekir” diye düşünebiliriz. Ancak, bir an düşünelim: Geçen yıl kaç kişinin bir pozisyona seçilmesi veya işe yerleştirilmesi için girişimde bulunduk? Bunlardan kaçında bizi bu girişimde bulunmaya iten neden, söz konusu kişinin “bizden biri olması” değil de “o işin gereklerini en iyi şekilde yerine getirecek kişi” olduğuna inanmamızdı? Kendimizle hesaplaşmada, ilk alternatif ağır basıyorsa, istemeyerek de olsa aslında toplumsal bir kanserin oluşmasına katkıda bulunduğumuzu anlamalıyız.

Bir toplumda seçimler ya da atamalar, genellikle “bizden biri” mantığı ile yapılıyorsa, yönetim pozisyonlarına gelenler de kurumların misyonlarını en iyi şekilde yerine getirmekle değil, yalnızca kendini seçenlere, atayanlara ya da onların çevrelerine hizmet etmeye uğraşacaklar demektir. Bunun sonucu ise kurumsal başarısızlık ve toplumsal güvenin yitirilmesi, bir başka ifade ile toplumsal kanserdir. Şeffaflığın ve güvenin esas olmadığı toplumlarda ise “bizden biri olmak”, en önemli seçim kriteri olmaya devam eder!!

Nitekim, Osmanlı İmparatorluğu’nun başarılı ve uzun geçmişini açıklayan faktörlerden biri de Ermeni’sinden Arnavut’una kadar çeşitli etnik/dinsel kökenlerden “en iyi” olanları en üst pozisyonlara kadar getirme bilincidir. Ülkemizde bugün de en güvenilen kurumların başında gelen silahlı kuvvetlerde yükselmenin temel nedeninin sadakat değil, liyakat olması dikkat çekicidir. Benzer şekilde, A.B.D.’nin başarı faktörlerinden biri de göçmen politikasını, “en iyi” olanları kendisine cezbetmek üzere kurmuş olmasıdır. 11 Eylül’den sonra değişmeye başlayan bu açıklık politikasının en önemli maliyeti de yine ABD tarafından yükleilmeye başlamıştır. (ABD’de yapılan bir çalışmaya göre yabancıların ABD’ye girişinin zorlaştırılmasının yeni patentlerde ABD’nin üstünlüğünde azalmaya neden olmaya başladığı belirlenmiştir.) Başarılı global şirketlerin de ırk, din farkı gözetmeksizin alanlarında “en iyi” olanlara daha geniş olanaklar tanıma politikaları, yüksek performanslarını etkileyen en önemli faktörlerden biridir.

“En iyi” olanların yerine “bizden birinin” seçilmesi her zaman kötü niyetten kaynaklanmıyor. “En iyi” olanları seçebilmek için önce kurumun misyonu konusunda fikir birliği oluşturulması ve bu misyonu gerçekleştirebilmek için gerekli yekinliklerin “en iyi”sini tanımlayabilecek bilgi düzeyinde olabilmek gerekiyor. Daha sonra şeffaf bir süreç ile “en iyi” tanımına uyabilecek adayların belirlenmesi ve cezbedilmesi gerekiyor. Aday belirleme süreci geniş bir bakış açısıyla ele alınmaz ve belirlenen kriterlere uygun adaylar için sadece yakın çevre içinde bir araştırma yapılırsa “en iyinin” yerine “bizden birinin” seçilmesi sonucu değişmez. Seçim sürecinin şeffaflığı ise toplumsal güvenin kazanılması açısından önem taşıyor.

Gerek demokratik seçimlerle, gerekse atamayla yönetim pozisyonlarına getirilmesine katkıda bulunduklarımızda aradığımız en önemli özellik onların yetenekleri olmalı. Bu anlayışın önündeki görünmez duvarları yıkabildiğimizde, bizden farklı olanların getirebileceği zenginlikleri kavrayabildiğimizde ve girişimlerimizde bunu temel aldığımızda, toplumsal başarı için önemli bir adım atmış olacağız.

Özetle, her kurumda seçim kriterimiz “bizden biri” değil, “kurumsal misyonu en iyi şekilde gerçekleştirecek kişi” olmalı. Seçim süreci ise açık ve şeffaf olduğunda toplumsal güven ve refah düzeyi artar.