Türkiye’nin dünyada en iyi tanınan yönetim danışmanlık şirketiYaşam kalitesi, yönetim kalitesi ile artar Globaly recognized Turkish management consulting firmImproving quality of management improves quality of life

Kur Mu? Yönetim Anlayışı Mı?

Türk Lirasının daha değerli hale gelmesi ve dünyada başka ülkelerin de üretim kapasitelerini hızla geliştirmeleri üreticilerimizi rekabet gücü açısından daha büyük atılımlar yapmaya zorluyor. Düşük enflasyon ortamında katma değerin öneminin artması, nitelikli üretime duyulan ihtiyaç ve başka ülkelerin de aynı üretimi yapabilir hale gelmeye başlaması sanayicimizi olumsuz etkileyen unsurlar. Ancak, yönetim anlayışını değiştiremeyen şirketler, kurlar biraz oynayınca rahatlayıp, gerekli atılımları yapmakta gecikirlerse yaşamlarını da tehlikeye atmış olurlar.

Türkiye uzun yıllar sonra yeniden tek haneli enflasyon rakamlarıyla tanıştı ve nihayet ‘dünya enflasyon şampiyonluğu’ kürsüsünden indi. Ancak Türkiye’de bir kuşak enflasyonla büyüdü. Sürekli daha fazla sıfırlı banknotların piyasaya sürüldüğü yıllarda doğmuş, büyümüş insanlar için ‘düşük enflasyon’ alışılması zaman alan bir değişiklik. Yüksek enflasyon ve faiz ortamında var olmuş, iş yöntemlerini bu temeller üzerine kurmuş firmalarımız için enflasyonun düşmesi, kuralların değişmesi anlamına geliyor. Artık hammaddenin üretim sürecinde geçirdiği zaman, tek başına bir değer artışı yaratmıyor ve ürün fiyatının yükselmesinde enflasyonun rolü azaldıkça ‘katma değer’in önemi de daha iyi anlaşılıyor. Bütün bu gelişmeler, sanayimiz için yapısal değişimin artık kaçınılmaz hale geldiğinin bir göstergesi.

Bu nedenle öncelikle, stratejiye çok daha fazla önem vermemiz lazım. Bir başka ifadeyle, “Mevcut yetkinliklerimizle, kapasitelerimizle, başkalarının yaptığından farklı ne yapabiliriz?” konusunda, bir başka ifadeyle inovasyon konusunda çok daha fazla fikir üretmeliyiz.

Türkiye’de eskiden strateji denince ilk akla gelen “Komşun nerede para kazanıyorsa, sen de git aynısını yap” olarak özetlenebilir. Enflasyon nedeniyle elinde mal tutup değerlendirme imkânın olduğunda bu strateji sonuç verebilir, farklılaşma çok önem taşımayabiliyor. O zaman herkes para kazanabiliyordu, çünkü üretim yapmadan sadece elinde mal tutmak bile kazandırıyordu. Ama şimdi artık işler değişti ve zorlaştı, farklılaşma konusuna çok daha ağırlık vermemiz gerekiyor. Bunun için stratejik düşünceye ağırlık vermeye ihtiyacımız var. Bu nedenle, müşteriyi iyi tanımak, segmentasyon, marka oluşturmak, dağıtım kanalları üzerinde güç oluşturma, başkalarının yapmadığı veya yapamadığı konulara odaklanma ve bunları yaparken sürekli bir yenilikçiliği sağlayacak kurum kültürünü geliştirme gibi konulara eğilmeye ihtiyacımız var.

Bütün bunlar önemli bir yönetim anlayışı değişimini gerektiriyor. Alışkın olduğumuz sistemlerden farklı bir takım bakış açılarını kazanmaya ihtiyacımız var. Bunun da en temel nedenlerinden biri Türkiye’de enflasyonist ortamdan çok daha düşük enflasyonlu bir ortama giriyor olmamız. Enflasyon, bazı hatalarımızın üzerini kapatıyordu ama artık bu mümkün olamıyor.

Biz geleneksel olarak ‘Küçük olsun, benim olsun’ mantığıyla çalışıyoruz. Küçük olsun, benim olsun dediğiniz zaman, ölçek ekonomilerinden uzakta kalıyorsunuz. Bu da ölçek ekonomisini yakalayanlarla rekabet imkânını kaybetmek demek. Oysa, işbirliklerine daha açık olmamız lazım. Halka açılmaya, daha büyük vizyonlara ihtiyacımız var. Daha büyük ölçekleri yakalamamızı sağlayabilecek konulara odaklanmalıyız. Bu nedenle, değişmesi gereken önemli hususlardan biri ‘küçük olsun, benim olsun’ mantığından, ‘Birlikte, dünya çapında iş yapalım’ mantığına geçmektir.

Bu değişim tabi ki halka açılmayı, şeffaf yönetimi, kurumsallaşmayı ve çok daha fazla hesap verebilir olmayı gerektiriyor. Kendi işin olduğu zaman “Bu benim işim, kimseye hesap vermem” denebilir, ama halka açılındığında veya başka ortaklarla çalışıldığında, herkesin birbirine hesap verdiği, şeffaf bir yönetim anlayışının ortaya konması gerekiyor. Bu yönetim anlayışını geliştirebilirsek, rekabet gücümüzü de daha kolay artırabileceğiz. Bu vizyon değişimini başarabilen işletmeler için Türkiye ve civar pazarlarda çok büyük potansiyel var.

Örneğin, özellikle petrol fiyatlarının yükseliyor olması nedeniyle hem Rusya’da hem de Ortadoğu’da çok büyük sermaye birikimi oluşuyor. Bu sermaye birikimleri, yatırım yapacak yer arıyor ve kolay da bulamıyor. Şeffaf yönetimle, güven verici bir yaklaşımla, büyük ve verimli olabilecek yatırımlara yönelmeyi seçersek bu kaynakları kullanarak dünya çapında bir rekabet gücüne ulaşmamız mümkün olabilir. Ama bu, işe bugünkünden farklı bir bakış açısıyla yönelmemizi gerektiriyor.
Makineye, hammaddeye verdiğimiz değerden daha fazlasını insana, fikre, yenilikleri denemeye vermek durumundayız. Araştırmaya ve bilgiye, pazarlama gibi ciddi bir kaynak ayırarak başlamaları gerekir. Mesela birçok tesiste üreticilerimiz 100 tane tekstil makinesi alırken verdiği parayı kolaylıkla gözden çıkarabiliyor, ama “99 tane alayım da, birinin parasıyla bütün çalışanlarımın bu makineleri daha verimli kullanabilecek şekilde eğitimi için kullanayım” diye düşünmüyor. Bunu masraf olarak görüyor. Oysa, oradaki çalışanın onu etkin kullanma yetkinliği, o yüzüncü makineden çok daha fazla verim kazandırabilir.

Bu nedenle rekabet gücünü artırabilmek için kurların yükselmesini beklemek yerine, stratejik düşünceye, kurumsallaşmaya ve kaliteye daha çok önem vermeliyiz. İşimizi her gün bir önceki günden daha iyi, daha ekonomik olarak gerçekleştirmeliyiz. Bu da çok ciddi bir eğitim ve Ar-Ge yatırımıdır. Kurumsal entelektüel sermayemizin daha etkin yönetimidir.