Türkiye’nin dünyada en iyi tanınan yönetim danışmanlık şirketiYaşam kalitesi, yönetim kalitesi ile artar Globaly recognized Turkish management consulting firmImproving quality of management improves quality of life

Küresel NATO

Devletin en önemli rolü güvenlik ve istikrar sağlamak. Özellikle 11 Eylül’den sonra küresel tehdit algılamasında önemli değişimler yaşanıyor. Artık savaş açmak için insanların bir devlet olarak örgütlenmelerine ihtiyaç kalmadı. Kimliği, sınırları ve gücü belirsiz (terörist olarak nitelendirilen) topluluklar da dünyanın en güçlü silahlı kuvvetlerine sahip bir devlete savaş açabiliyorlar!

Örgütlü suç şebekeleri, uyuşturucu, silah, insan ve organ ticaretinde küresel boyutlar kazanıyor. İnsanlık, kimyasal, biyolojik ve nükleer kitle imha silahlarının tehdidi altında. Gelecekte, insanlığın uzaydan gelebilecek tehditlere karşı tedbir alması gerekebilecek.

Tehditlerin küreselleşmesinin ortak kök nedenleri var:

(i) Teknolojiye ulaşımın kolaylaşması. Büyük devletler teknolojik gelişmeler sonucunda birçok konudaki tekellerini kaybetmeye başladılar (biyolojik silahlar gibi), birçok diğer alan da ise uluslararası anlaşmalarla üstünlüklerini korumaya çalışıyorlar (nükleer silahlar gibi).

(ii) Dünya üzerindeki dengesizlikler. Dünya üzerinde yaşayan insanların yaklaşık beşte biri günde $1 gelirle yaşamlarını sürdürmeye çalışıyor, yaklaşık yarısı ise günde $2 ile idare ediyor. Dünyanın etkin devletleri her yıl silah harcamaları için $600 milyar harcarken, tarım sektöründeki vatandaşlarına $300 milyar sübvansiyon verirken, az gelişmiş ülkelere yaptıkları yardımların toplamı $60 milyarı bulmuyor. Üstelik nüfus artış hızlarına bakıldığında gelişmiş ülkelerdeki insanların oranı düşüyor.

Bir başka dengesizlik örneği, hayatın temelini oluşturan suyun kullanımında ortaya çıkıyor. Ortalama bir insanın yaşamını sürdürebilmesi için günlük 5 litre, temizlik, yemek pişirme gibi diğer yaşamsal faaliyetler de göz önüne alındığında günlük 50 litre suya ihtiyacı vardır. Oysa bir A.B.D. vatandaşı günde 250-300 litre su tüketirken, dünyada her beş insandan biri güvenli içme suyuna erişememekte ve her yıl 5 milyondan fazla kişi (tüm savaşlarda ölenlerin 10 katı) susuzluğun yol açtığı hastalıklardan ölmektedir. Benzer bir durum dünya enerji kullanımı konusunda da geçerli. Küresel ısınmaya en çok katkı yapan ve en ucuz enerji kullanımına sahip ülkelerden biri olan A.B.D.’nin Kyoto Protokoluna katılmaması tepki çekiyor.

(iii) İletişim teknolojilerindeki gelişmeler. Herkesin, her yerde bilgiye erişebilme yeteneğinin artması, birçok dindeki “Tanrı her şeyi görür” anlayışının, “Küresel toplum her şeyi görür” şeklinde yansımasını getiriyor. CNN’de verilmeyen bilgi, El Cezire TV’de; orada bulunmayan bilgi, internet aracılığıyla anında geniş kitlelere ulaşıyor. Dolayısıyla, gerek kişisel, gerek kurumsal, gerekse toplumsal gizlilik ortadan kalkıyor. Bilgiye sahip olanların bu durumdan faydalanarak üstünlük elde ettikleri dönemler kısalıyor. İstesek de istemesek de, teknolojik gelişmeler ve demokrasi anlayışıyla gelen düşünce özgürlüğü yönetimde şeffaflığı artırıyor. Artan şeffaflık ise toplumları hem içe, hem de dışa yönelik politikalarda tutarlı olmaya yöneltiyor.

Özetle, ne kadar güçlü olurlarsa olsunla devletler, küreselleşen tehditlerle tek başlarına başa çıkamayacaklar. Dolayısıyla, küresel tehditlerle başa çıkabilmek için küresel boyutta örgütlenmek gerekiyor.

Soğuk savaş döneminde örgütlenen NATO, kendisini bu yeni ortamda yenileyerek küresel bir güvenlik sistemine dönüştürebilir mi? Bunun için öncelikle toplumsal yaklaşımlarımızda ve zihinlerde önemli bir değişim gerçekleştirmeliyiz.

1. Artık güvenlik sadece silahlı kuvvetlerce sağlanabilecek bir hizmet değil. İnsanların karşılıklı bağımlılığının arttığı bir ortamda, ağların güvenliği bu ağlara üye olanların hepsinin sorumluluğundadır. Dolayısıyla, tehditlerin ve savunma stratejilerinin gizli tutulması yerine, herkesin tehdit duyarlılığının ve savunma sorumluluğunun artırılması gerekiyor.

2. Bu nedenle, devletlerin güvenliği sağlayabilmek için kendi örgütlenmesi içindeki çeşitli birimlerin güvenlik sorumluluğunu paylaşmaları gerekiyor. Örneğin, sağlık bakanlığının, belediye hizmetleri sunanların telekomünikasyon hizmetlerini düzenleyen ve denetleyen birimlerin güvenlik konusunda ortak çalışma becerisine ulaşmaları gerekiyor.

3. Sağlıklı bir güvenlik sisteminin iş dünyasına ve sivil toplum örgütlerinin de desteğine ihtiyacı var. Bu nedenle strateji ve politikaların oluşturulma sürecinden, iletişim sürecine kadar birçok boyutta işbirliği anlayışının benimsenmesi gerekiyor.

4. Küresel tehditlerle baş edebilmek için küresel boyutta, tutarlı ve meşru hukuk ve yönetim sistemlerine ihtiyaç olduğunu kabullenmek ve bu niteliklere sahip bir yapılanmaya yeterli düzeyde yetki ve sorumluluk devrinin yapılması gerekiyor.

Küresel boyuta tutarlı olabilmek, birçok temel değerin uygulanmasında insanlığın zor kararlar vermesi anlamına gelecektir. Örneğin, ülkeler bazında savunduğumuz demokrasinin her insana eşit bir oy ilkesi, küresel sistemin meşruiyeti için de geçerli olabilir mi? Yoksa, büyüklüğü ne olursa olsun, uluslararası sistemde her devletin oyu eşit mi olmalıdır? Ya da, devletler askeri güçleri ağırlığında oy mu kullanabilmeliler? Veya, devletlere ve/veya şirketlere ve/veya insanlara ekonomik ağırlıkları doğrultusunda oy hakkı mı verilmeli? Peki, zaman içinde bu konulardaki ağırlık değişiklikleri, küresel yönetim sisteminin meşruiyetini korumak için nasıl değişmeli?

Bir başka yaklaşım, askeri ve teknolojik olarak diğer devletlerle arasındaki farkı açmış olan A.B.D.’nin küresel konularla ilgili kararların verilmesinde ve uygulanmasında tek başına hareket etmesi olabilir mi? Böyle bir durumun geçerli olması durumunda, küresel meşruiyet kazanmak üzere A.B.D. başkanlık seçimlerinde, (seçilecek başkanın küresel konular üzerindeki ağırlığı göz önüne alınarak) oyların belli bir kısmı, örneğin %20’si, diğer ülkelerin vatandaşları tarafından verilebilir mi?

İkinci dünya savaşından sonra kurulan Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü ve NATO gibi uluslararası kurumlar yeni dünya gerçekleri çerçevesinde hem karar alma ve uygulama becerilerini, hem de meşruiyetlerini yitirmeden yeniden yapılanacaklarsa, bu tip soruların şeffaf bir süreç içinde çözümlenmesi gereklidir. Genişleme sürecindeki AB’nin de yeni anayasa oluşturması, benzer soruların üstü kapalı olarak cevaplandırıldığı ve mevcut dengeleri korumaya çalışan bir süreç ile değil, bu nitelikteki soruların açık ve şeffaf bir biçimde çözümlenmesi ile kalıcı bir tutarlılığa kavuşabilecektir.

NATO geçmiş deneyimleri, karar verme altyapısı, ortak lisan geleneği, güçlü yatırımları, ve barışı sağlama konusundaki birikimi ile küresel güvenlik sağlamak için meşru bir zemin oluşturmaya adaydır. Ancak, NATO’nun misyonunun küresel bir boyut kazanabilmesi için karar mekanizmalarının da küresel bir boyut kazanması gereklidir. Örneğin, Hindistan ve Çin’in karar mekanizmalarına katılmadığı bir kurumun küresel meşruiyet kazanmak konusunda önemli zaafları olacağı unutulmamalıdır.

Özetle, günlük hayatımızı ilgilendiren konular küresel bir nitelik kazandıkça, yönetim sistemlerimiz ve bakış açımız da küresel bir boyut kazanmalı. Küçülen dünyada çevremizdekilerin sorunlarının bizim de sorunlarımız olacağı bilinci oluşmalı. Bu nedenle, her boyutta iyi yönetim ilkelerinin hayata geçmesini talep etmeliyiz.

İyi yönetim, tutarlı davranışlarla karşılıklı güvenin oluşturulmasına dayanır. İyi yönetim, gerçek adalet duygusunun yansıtıldığı bir bilgelik gerektirir. Anadolu geleneğinde çok önemli bir yeri olan tasavvuf felsefesi bu konuda bize önemli ipuçları veriyor. Hoşgörü ve ahenge dayanan bu anlayışa göre iyi yönetim aslında kendimizi yönetmek demektir. İyi yönetim kendimizi korkularımızdan kurtarmak, gözlerimizi ve yüreklerimizi yeni perspektiflere açmak ve “kendimiz için ne istiyorsak, karşımızdaki için de onu isteyebilmek” demektir.

Esas olan, insanların kendi geleceklerini biçimlendirmede söz sahibi olması, küresel karar alma süreçlerine katılabilmesidir. Modern çağın insan hakları ve demokrasi kavramlarının içeriği budur. Yönetim kavramından, katılımı ve karşılıklığı ifade eden “yönetişim” (governance) kavramına geçişin temelinde de bu dönüşüm var.

Sürdürülebilir bir gelişme ve dünya barışı için aldığımız kararların başkalarını nasıl etkilediğini iyi anlamalı ve kendimizi bencillikten arındıracak bilgelik düzeyine erişmeliyiz. Bu yöndeki girişimlerde ve çalışmalarda bireylere, sivil toplum örgütlerine, iş dünyasına, devlet adamlarına ve uluslararası kurumların yöneticilerine önemli görevler düşüyor.

NATO gibi çok önemli değerlere sahip ve küresel güvenlik sisteminin yeniden yapılandırılmasında önemli bir rol almaya aday bir kurumun geleceğini Türkiye’de tartışırken, bu topraklarda gelişmiş “kendimiz için ne istiyorsak, karşımızdaki için de onu isteyebilmek” felsefesinin küresel yönetim anlayışına yansıtılmasını sağlamayı başarabilirsek, küresel güvenliğin sağlanmasına önemli bir katkı yapmış oluruz.