Türkiye’nin dünyada en iyi tanınan yönetim danışmanlık şirketiYaşam kalitesi, yönetim kalitesi ile artar Globaly recognized Turkish management consulting firmImproving quality of management improves quality of life

Türkiye’nin Seçimi

Önümüzdeki seçimlerde hangi parti veya partiler iktidara gelirse gelsin, iktidarın üç konuda nasıl hareket edeceği yaşam kalitemizi belirleyecektir: (i) kamu yönetimindeki atamaların nasıl yapılacağı, (ii) Türkiye’nin uluslararası arenada konumlandırılmasına ilişkin nasıl bir vizyon ile hareket edileceği, ve (iii) kaynakların verimli, etkin ve şeffaflıkla kullanılmasını sağlamak üzere yönetişim kalitesinin artırmak üzere nasıl bir yaklaşım sergileneceği.

Ülkemizin gelişmesinin önündeki en önemli engeller, zihinlerdeki engeller. Bu nedenle, öncelikle seçimlerimizi hangi kriterlere göre yaptığımızı sorgulamalıyız.

Yönetim pozisyonları için bireysel ve/veya kollektif olarak yaptığımız seçimlerde kullandığımız kriterler, önemli ölçüde toplumsal başarıyı etkiliyor. Bu seçimlerimizde önceliği kendimize yakın hissettiklerimize mi veriyoruz? Yoksa o işi en iyi yapacak olanlara mı? Bizim için bir işe akrabalarımızı, hemşerilerimizi, partililerimizi, ırkdaşlarımızı, dindaşlarımızı veya arkadaşlarımızı yerleştirmek mi önemli? Yoksa, o işi yapmakta en ehil olanları mı?

Bir toplumda seçimler ya da atamalar, genellikle “bizden biri” mantığı ile yapılıyorsa, yönetim pozisyonlarına gelenler de kurumların misyonlarını en iyi şekilde yerine getirmekle değil, yalnızca kendini seçenlere, atayanlara ya da onların çevrelerine hizmet etmeye uğraşacaklar demektir. Bunun sonucu ise kurumsal başarısızlık ve toplumsal güvenin yitirilmesidir. Şeffaflığın ve güvenin esas olmadığı toplumlarda ise “bizden biri olmak”, en önemli seçim kriteri olmaya devam eder!!

Nitekim, Osmanlı İmparatorluğu’nun başarılı ve uzun geçmişini açıklayan faktörlerden biri de Ermeni’sinden Arnavut’una kadar çeşitli etnik/dinsel kökenlerden “en iyi” olanları en üst pozisyonlara kadar getirme bilincidir. Benzer şekilde, bugün A.B.D.’nin başarı faktörlerinden biri de göçmen politikasını, “en iyi” olanları kendisine cezbetmek üzere kurmuş olmasıdır. Başarılı global şirketlerin de ırk, din farkı gözetmeksizin alanlarında “en iyi” olanlara daha geniş olanaklar tanıma politikaları, yüksek performanslarını etkileyen önemli faktörlerden biridir.

Dolayısıyla, bu hafta yapacağımız seçimlerde “bizden biri” mantığı ile değil, “ülkemiz için arzuladığımız geleceği en iyi şekilde gerçekleştirecekler” mantığı ile hareket edebilirsek, başarı ve toplumsal güven için çok önemli bir adım atmış oluruz.

Ülkemizin önemli hedeflerinden birinin AB üyesi olması konusunda geniş bir mutabakat olduğu gözüküyor. Bu konuda bazı AB liderlerinin davranışlarını sorgulamak ve bu konuda şikayetçi olmak istediğimiz noktaya gelebilmek için yeterli olmayacak. Hem bu hedefe ulaşabilmek, hem de AB içinde etkin bir konuma gelebilmek için aşmamız gereken bir başka zihinsel engel var.

İlişkilerimizde ne alacağımız kadar, ne verebileceğimize de odaklanmalıyız. AB takımının bir üyesi olma hedefi olan bir toplum olarak AB’nin sorunlarına çözüm üretme konusuna ne kadar odaklandığımızı sorgulamalıyız.

Gerek devlet, gerekse özel sektör ve sivil toplum örgütlerinin AB ile ilişkilerini değerlendirecek olursak, maalesef hem içe dönük bir anlayışla kendi beklentilerimizi ön plana çıkaran bir konumunda olduğumuzu kabul etmeliyiz.

Hangi kurumumuz, hangi şirketimiz, hangi sivil toplum örgütümüz Avrupa’nın dünyadaki konumunu iyileştirmek için fikir üretiyor, proje geliştiriyor, ve katkıda bulunuyor?!
AB’ne üye olmak isteyen bir toplumun zihinsel sınırları da ülke sınırlarını aşıp, en azından Avrupa sınırlarına dayanmalıdır. Dolayısıyla, sadece Türkiye’nin değil, Avrupa’nın ve hatta dünyanın sorunlarına da çareler üretecek bir konuma gelmemizi sağlayabilirsek, Türkiye AB’nin değerli bir üyesi olur. Üstelik, bu anlayış ile yapılacak çalışmalarda deneyim kazanan gençlerimiz, ileride AB’de liderlik pozisyonları için kendilerini de hazırlamış olurlar.

Toplumumuzdaki diğer bir zihinsel engel de tepedekilerin her şeyi daha iyi bildiği anlayışıdır. Bu anlayışı aşmak için siyaset ile vatandaş arasındaki ilişki temsili demokrasiden, katılımcı demokrasiye dönüşmelidir.

Uygulanmayan kararlar değer yaratmaz. Sahiplenilmeyen kararlar ise iyi uygulanamaz. Toplam kalite yönetimi felsefesinin en önemli faydalarından biri de kararların katılımcı anlayışla alınmasını ve dolayısı ile iyi uygulanmasını sağlamaktır. Bu, kuruluşlar için olduğu kadar, toplumlar için de geçerli.

Ulusal Kalite Hareketi ile çeşitli kamu kurumlarında başlatılan ve başarılı örnekler veren toplam kalite yönetimini bir devlet politikası haline dönüştürmek, ülkemizde iyi yönetişimin ve katılımcı demokrasi anlayışının yerleşmesine yardımcı olacaktır.

Dolayısıyla, yapacağımız seçimlerle devlet yönetiminde vatandaş odaklı ve katılımcı bir yönetim anlayışı olan toplam kalite yönetimi anlayışını hayata geçirecek olanlara öncelik verebilirsek, Türkiye yüksek yaşam kalitesiyle özdeşleşen bir ülke konumuna gelebilir.