• Bizi Takip Edin
  • Follow Us
Türkiye’nin dünyada en iyi tanınan yönetim danışmanlık şirketiYaşam kalitesi, yönetim kalitesi ile artar Globally recognized Turkish management consulting firmImproving quality of management improves quality of life

Yapısal Reformlar

Refah düzeyini artırabilen bir Türkiye için hangi siyasi partinin desteklendiğinden bağımsız olarak ciddi yapısal sorunları çözecek bir reform programını gerçekleştirmeliyiz.

Siyaset toplumun yansımasıdır. Bu nedenle, her birimiz öncelikle kendimiz de ilgilendiren konularda uzun vadeli sürdürülebilirliği düşünüp bazı ödünler vermeyi hazmetmeksizin, siyaset kurumunun bu çözümleri toplumdan bağımsız olarak üretmesi hayalciliğine kapılmamalıyız.

Hangi siyasi partinin iktidarda olduğundan bağımsız olarak demokrasilerin önemli sorunlarından birisi de yöneticilerinkısa vadeye odaklanmasıdır. Bu nedenle, getirisi uzun vadede ortaya çıkabilecek çözümlerin uygulanması güçleşmektedir. Türkiye’de de önümüzdeki dokuz yılda en az bir referandum (sayısı artabilir) ve altı seçimin geliyor olması yapısal reformların gerçekleştirilme olasılığını düşüren bir unsurdur. 2007 yılındaki referandumla seçimlerin her beş yılda bir yerine, her dört yılda bir yapılmasının ve her beş senede bir Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinin kabul edilmiş olması ve yerel seçimlerin takvimi dikkate alıdığında ortalama her 18 ayda bir seçim gerçekleşecek bir ülkede uzun vadeli yapısal sorunlara çözüm üretmek güç olacak.

Bu nedenle, birinci yapısal reformu seçim takviminde gerçekleştirmeliyiz. Her beş senede bir tüm seçimlerin bir arada yapılması sürekli seçim yorgunluğu yaşayan bir ülke yerine çözüm odaklı bir ülke konumuna gelebilmemizi kolyalaştıracaktır. Elbette, seçimlerin iktidarı denetleme yetkisinin önemi de gözardı edilmemeli. Bu nedenle, kuvvetler ayrılığı ilkesini güçlendirmek demokrasinin kalitesini artırır. Örneğin, parti içi demokrasiyi güçlendirmek üzere parti başkanlarının ön seçimle belirlenecek adayların en çok %20’sini değiştirebilmeleri, bakanların milletvekilleri dışından seçilmeleri ve yargı bağımsızlığının güçlendirilmesi daha iyi yönetilebilen bir Türkiye açısından faydalı olabilir.

Gelişmenin temeli güvendir. Yurttaşların içinde yaşadığı topluma olan güveninin temeli ise, hukuk ve adaletin yerine getirileceğine olan inançtır. Hukukun ve adalet sisteminin iyi işlemediği bir yerde güçlü olan haklıdır. Oysa hukuk, haklı olanın güçlü olmasını öngörür. Bu nedenle, hızlı çalışan, herkese eşit uzaklıkta uygulanıldığı konusunda güven veren, ve özellikle Türkiye’ye yeni teknolojilerin ve kaynakların cezbedilmesini sağlamak üzere uluslararası camiaya da güven veren bir hukuk sistemi refah düzeyi artan bir Türkiye’yi güvence altına almanın önkoşullarındandır.

Yapısal reform gereği olan bir başka alan ise sosyal güvenlik konusudur. Erken emeklilik nedeniyle her sene artan açıklara neden olan sosyal güvenlik sistemimiz sürdürülebilir değildir. Bugün her emekli için 1.4 çalışandan prim kesilirken GSMH’nın %4-5’i seviyesinde sosyal güvenlik açıkları oluşmaktadır. Bugünkü sistemin devamı halinde 2040 yılından itibaren bu oran 0.9’a düşecektir. Uzayan yaşam süreleriyle daha da artacak olan açıklar sürdürülebilir olmaktan uzaktır. Bu nedenle, daha uzun süre çalışıp, daha geç emekli olmayı toplum olarak kabullenmemiz gerekiyor.

Yapısal sorunlardan bir tanesi de kamu kurumlarının sayısı ve yapısıdır. Türkiye’deki il sayısının ve ‘her ile bir üniversite, her ile bir havaalanı’ anlayışı ile yürütülen yatırım politikasının Türkiye için en etkin yönetim modeli olup, olmadığının irdelenmesi önemlidir. Özellikle de kamu kaynaklarının kullanımında tutumlu, verimli ve etkili olmayı sağlamalıyız. Tutumluluk, kamu kaynaklarının israfının önlenmesini ifade ediyor. Verimlilik ise insan gücü, tesis ve teçhizat gibi kaynakların daha azıyla daha fazla ürün/hizmet üretilmesini ve birim maliyetlerin düşürülmesini ifade ediyor. Ancak bu kavramların belki de en önemlisi etkililik. Etkili olmak elde edilen çıktıların vatandaşlar için gerçekten gerekli ve faydalı olmasını sağlamaktır. Çok verimli olarak gerçekleştirdiğimiz bir faaliyet gerçekten bir değer yaratmıyorsa, aslında kaynaklar boşa harcanmış demektir.

Kamu kurumlarında gerçekleştirilecek yapısal değişiklikler belirlenirken kamunun ihtiyacı olan hizmetlerin büyüklüğünün ölçülmesi ve kurumların büyüklüğünün buna paralel olarak yapılandırılması, ölçek ekonomisi konusuna dikkat edilmesi, böylece kamuya ihtiyaç duyduğu hizmetin sunulması; gerek merkezi yönetimde, gerekse yerel idarelerde istihdam fazlasının önüne geçilmesi; ve kamu personel rejiminin yeniden yapılandırılması gereklidir. Kamuda memur olarak göreve başlayan bir personele, yaptığı görevin gerçekten kamusal bir niteliği olup olmadığına bakılmaksızın (örnek: şöför, odacı gibi görevliler) devletin istihdam garantisi verdiği ve mirasçılarıyla birlikte ortalama 63 yıl maaş bağladığı unutulmamalıdır!

İşsizlik en önemli toplumsal yaralarımız arasındadır. Çalışabilecek yaş ve sağlık durumuna sahip vatandaşlarının önemli bir kısmı çalışmayan bir toplumun refah düzeyini artırması çok güçtür. Özellikle gençleri ve kadınları üretken olmayan bir toplumun sadece bugünü değil, geleceği de risk altında olur. Bu nedenle, kamu finansman sisteminin göreceli olarak vade, faiz ve kur açılarından dengeli olması da fırsat olarak değerlendirilerek, kur ve faiz politikalarında istihdamı artırma hedefine öncelik verilmesi önemlidir. Aynı zamanda, istihdam üzerindeki vergi yükleri ve istihdam esnekliğini azaltan düzenlemeler de gözden geçirilerek işsizlik sorununun azaltılması hedeflenmelidir.

Ülke olarak her sene eğitim çağında bulunan yaklaşık 18 milyon gencimizin zamanlarını ne kadar etkili olarak kullandığımızı sorgulamaksızın ne refah düzeyimizi, ne de eğitim sistemimizi geliştiremeyiz. Eğitim sistemimizi dünyanın en iyileriyle rekabet edebilir düzeye getiremezsek, rekabet gücümüzü ve dolayısıyla refah düzeyimizi de sürekli olarak artırmamız güçleşir. Eğitimde yeni teknolojileri kullanmaksızın ve eğitimin içeriğini güncelleştirme sürecimizi yeniden yapılandırmaksızın dünya ile rekabet edebilecek nesiller yetiştiremeyiz. Bu nedenle, eğitimde kullandığımız içerik gerek bilgi içeriği (akademik yönden), gerekse sunuşu (eğitsel yönden) açısından çağı yakalamalıdır. Çağdaş bireyler yetiştirmek için tasarlanacak eğitim sistemi bilgi depolamak üzerine değil, düşünmeyi öğrenmeyi ve bilgiye ulaşabilmeyi ön plana çıkarmalı. Gençlerimizi geleceğe hazırlamak için onları öğrenmeyi seven, yenilikçi ve yaratıcı olan, ekip çalışmasından haz duyan, toplumsal sorumluluk sahibi bireyler olarak yetiştirmeliyiz. Bu nedenle, eğitim sistemimizde de ciddi bir içerik reformuna ihtiyacımız var.

Özetle, siyasilere yapısal reform konularına odaklanmayı teşvik edecek bir ortam yaratmak üzere 18 ayda bir seçim yapılmasını gerektiren sistemi gözden geçirmekte fayda var.

Tek Tip İnsan Yetiştirmek

Dünya ile rekabet edebilmek için tüm kaynaklarımızı verimli ve etkin kullanmalıyız. Ülkemizde her yıl yaklaşık 17 milyon ilköğretim ve lise öğrencisi zamanlarının önemli kısmını okullarda ve dersanelerde hayatlarını etkileyecek bir teste hazırlanarak geçiriyorlar. Üstelik, herkese uygulanan aynı testler.

Ülke kaynaklarının böylesine önemli bir kısmının ne kadar etkin kullanıldığını sorgulamalıyız. Eğitime ilişkin sorgulamalar genellikle okul sayısı, öğretmen sayısı, GSMH’dan ayrılan pay gibi nicelikler üzerine odaklanıyor. Ölçülmesi daha güç olduğundan niteliğe ilişkin konular pek gündeme gelmiyor.

Test odaklı bir eğitim sistemi ile gençlerimizi geleceğe, ve ülkemizi dünya ile rekabete hazırlayıp hazırlayamayacağımızı sorgulamalıyız.

Ekonomik kalkınmanın en önemli belirleyicisi olarak toplumsal eğitim seviyesi gösteriliyor.

Çağdaş, rekabet gücü olan birey sorgulayıcı, araştırmacı, katılımcı, paylaşımcı, iletişim becerisi olan, insiyatif alan ve sorumluluk sahibi insandır.   Çağdaş bireyler yetiştirmek için tasarlanacak eğitim sistemi bilgi depolamak üzerine değil, düşünmeyi öğrenmeyi ve bilgiye ulaşabilmeyi ön plana çıkarmalı.

Gençlerimizi geleceğe hazırlamak için onları öğrenmeyi seven, yenilikçi ve yaratıcı olan, ekip çalışmasından haz duyan, toplumsal sorumluluk sahibi bireyler olarak yetiştirmeliyiz.

Dengeli bireylerin yetişmesi, zihinsel gelişimin sağlıklı bir beden ve güçlü sezgilerle bezenmesi için insanın bir bütün olarak eğitilmesi gerekir. Bireye özel ilgi göstermek kişisel yeteneklerin ve özgüvenin gelişmesini sağlar.

En etkin eğitim örnek oluşturarak verilen eğitimdir. Eğitimde katılımcılığın ve uygulamanın özendirilmesi eğitimin verimini artırır.

Dünya örnekleri test odaklı eğitimin, eğitimi değerli ve verimli kılan bu özellikleri zaafiyete uğrattığını göstermektedir.

Test odaklı eğitim sistemleri öğrencileri düşünmekten, araştırmacılıktan ve ekip çalışmasından uzaklaştırıyor, ezberciliğe ve kalıplar içinde düşünmeye yönlendiriyor. Günümüz iş dünyasında büyük önem taşıyan takım çalışması yerine, bireysel rekabeti ön plana çıkarıyor.   Başarı düzeyi düşük öğrencileri, kendi yeteneklerini geliştirmeye yönlendirmek yerine küskünlüğe itiyor, öğrenme zevkini yaşamaktan uzaklaştırıyor.

Test odaklı eğitim sistemleri öğretmenleri de olumsuz etkiliyor. Onları ayırımcılığa yönlendiriyor. Öğretmenler “başarılı” olmak için her öğrencinin yeteneklerini geliştirmek yerine üstün yetenekli öğrencilerin bulunduğu ortamları seçmeye çalışıyorlar!! En popüler özel öğretmenler gerçekten en “başarılı” öğretmenler mi? Yoksa, öğrenci seçiminde mi en “başarılılar?”

Öğretmenler, öğrencileri bir bütün olarak eğitmek yerine testlerde daha fazla soru sorulan alanlara odaklanıyorlar. Bu hem gençlerimizin genel anlamda dengeli yetişmesini engelliyor, hem de testlerde öncelikli olmayan konulardaki yetenekleri yüksek olan gençleri başarısız göstererek onların motivasyonlarını kırıyor.
 
Test odaklı bir eğitim sistemiyle gençlerimizi zamanlarının çok büyük bir kısmını aynı teste hazırlanmak üzere harcamaya yönlendirmek, bireylerin farklı yetkinliklerini geliştirmeye yeterince zaman ayıramamasına neden oluyor. Malcolm Gladwell’in ‘Outliers’ kitabında belirttiği gibi herhangi bir konuda dünya çapında insan yetiştirmek, o konuda en az 10.000 saat deneyimle mümkün oluyor. Türkiye, gençlerine teste hazırlanmaktan başka zaman bırakmayacak bir yarışa öncelik vererek, hem bireylerin öz yeteneklerinin körelmesine neden oluyor, hem de dünya çapında insan yetiştirebilmeyi güçleştiriyor.

Test odaklı eğitim sistemi ülkemizde eğitime ayrılan sınırlı kaynakların verimsiz kullanılmasına yol açıyor.

Eğitimde yeni teknolojileri kullanmaksızın ve eğitimin içeriğini güncelleştirme sürecimizi yeniden yapılandırmaksızın dünya ile rekabet edebilecek nesiller yetiştiremeyiz. 

Örneğin, son yıllarda hayatımıza cep telefonları, otomobil satışları, televizyon programları ve internet ile gelen değişimlerin ne kadarını eğitim sürecine ve materyaline yansıtabildik? Okul kitaplarının içeriği ne kadar değişti? Bu değişimleri gerçekleştirme süreçleri ve karar mercileri teknolojik gelişmeleri takip etme esnekliğine sahip mi? Yoksa, 17 milyon gencimizi temel olarak 20 yıl öncenin teknolojisi ile mi eğitmeye çalışıyoruz? İlköğretim süresini 8 yıla çıkarmak yeterli mi? Yoksa, 8 yılın sonunda hangi beceri ve yeteneklere sahip mezunlar yetiştirmemiz gerektiğini yeniden düşünmemiz ve eğitim sistemimizi buna göre yapılandırmamız mı gerekiyor?
 
Çağdaş eğitim sistemi için öncelikle her sınıf için kapsanacak konular her yıl elden geçirilmeli; her bir konunun içeriği o konunun uzmanlarını, çocuk psikologlarını, grafikerleri ve teknoloji uzmanlarını barındıran takımlar tarafından hazırlanmalıdır. Bu içerik hem okul kitaplarına, hem de internette etkileşimli ortama yansıtılmalıdır.

Birçok okulumuzdaki laboratuvar eksikliği göz önüne alındığında sanal deneylerin hazırlanması ve internet aracılığı ile bilgisayara ulaşabilen tüm öğrencilere sunulması eğitim açısından faydalı olacaktır. Yine öğrencilerin kapsamdaki konularla ilgili sorularını internet üzerinden cevaplandıracak bir sistem kurulması öğrenme etkinliğini artıracaktır.

Öğrencilerin kendilerini test edebilecekleri, ve geliştirmeye ihtiyaç duydukları alanları görebilecekleri ve bu alanlarla ilgili bilgilere ulaşabilecekleri bir ortamın internette oluşturulması özel derslerin her isteyene açık olması anlamına gelecektir.

Güncel olayların tarihçesini ve önemini anlatan kısa bilgilerin derlenmesi ve yine internet üzerinden sunulması öğrencilerimizin ilgi düzeyini yükseltecek bir yaklaşımdır. Öğrencilerin dünya üzerindeki diğer bilgi kaynaklarına rahatlıkla ulaşmalarını sağlamak üzere bir arama ve tercüme motorunun sağlanması da önemlidir. Eğitsel oyunların internet üzerinden sunulması da ilgiyi artıracaktır.

Yine öğrencilerin ilgi alanlarını daha iyi belirleyebilmeleri ve daha bilinçli meslek seçimleri yapabilmeleri için konularında uzman kişilerle söyleşilerin de sanal ortamda sunulması faydalı olacaktır.

Eğitim anlayışı ve süreçlerinde bu dönüşümü sağlayabilirsek gençlerimizin eğitimden anladıkları, mekanik bir şekilde “bilgi yüklemesi” değil, öğrenme, bilgiye erişme, düşünme ve paylaşma yeteneklerinin gelişmesi olabilir.

Özetle, test odaklı eğitim sistemi toplumu tek tip insan yetiştirmeye yöneltiyor. Oysa, bir toplumun zenginliği farklılıların yeşerebildiği, bireylerin kendilerini yetenekleri doğrultusunda geliştirebildiği bir iklimin oluşmasına bağlıdır. Eğitim sistemini dünyanın en iyileriyle rekabet edebilecek konuma getirmeyen ülkeler dünya ile rekabette başarılı olamayacaklar. Bu nedenle, eğitim sistemimizde reforma gitmek sürdürülebilir refaha erişebilmenin ilk adımı olacaktır.

Galatasaray ve Toplumsal Eğitim

“Kazanmak her şey değildir, ama kazanma azmi her şeydir”
Vince Lombardi

Toplumsal öğrenme sınıflarda değil, toplumu ilgilendiren sansasyonel olaylarla gerçekleşir. Bu hafta ilk kez bir Türk futbol takımının Avrupa’da final oynayacak olması ülkemizde yaygın heyecan ve sevinç yaratıyor. Bu başarıyı getiren yönetim anlayışının doğru irdelenmesi ve örnek alınması başarının yaygınlaşmasına ve kalıcı olmasına yardımcı olacak.

Öncelikle, toplum olarak başarının tesadüfen elde edilmediğini, özellikle de kalıcı başarıların şansla yakalanmadığını iyi anlamalıyız. Türkiye’deki tüm kupaların yanı sıra UEFA kupasını da kulbundan yakalayan Galatasaray’ın bu konuma gelmesi uzun yıllar süren bir yönetim anlayışının sonucu. Bu yönetim anlayışının en önemli özelliği karşılıklı güven üzerine kurulmuş olması: Yönetim kurulu, teknik direktör, oyuncular ve profesyonel kadronun birbirlerine duydukları güven.

Nitekim GS Yönetim Kurulu Başkanı Faruk Süren, Fatih Terim’in çok ön plana çıktığı eleştirilerine kesinlikle katılmıyor. Yönetim kurulunun görevini kurumsal hedef konusunda fikir birliğine vardığı en iyi yöneticiyi seçmek ve sonucu denetlemek olarak tanımlıyor. Yönetim kurulunun teknik direktörü kıskanmak, onun yerine yönetime müdahale etmek yerine onu destekleyici bir rol üstlenmesi gereğini vurguluyor. Bu ifade sadece kişilere duyulan güveni değil, aynı zamanda kurumsal yapılara duyulan güveni de vurguluyor. Şirket yönetiminde de güncel bir kavram olmaya başlayan kurumsal güven (“corporate governance”) kişiye olan güvenden ziyade yapıya olan güveni ifade ediyor. Hissedar, yönetim kurulu ve üst yönetim arasındaki ilişkilerde bağımsızlık, şeffaflık ve denetim ilkelerinin belirgin olması anlamına geliyor. İşte GS bu modern yönetim kavramını hayata geçiriyor, yönetimde sürekliliği ve anlayış birliğini sağlıyor.

Fatih Terim GS yönetiminde toplam kalite yönetimi ilkelerinden bazılarını hayata geçirmeye başlıyor: elde edilen başarılarla yetinmeyip sürekli iyileştirmeyi hedefliyor; yedekleriyle de zengin bir kadro kurararak hedefleriyle uygun bir kaynak kullanım anlayışı gösteriyor; uluslararası başarılara ulaşanların bütün yönlerini yakından izleyerek kıyaslama yapıyor; rakiplerini uzun süre izleyip onları yenmek için özgün stratejiler kuruyor; başta oyuncuları olmak üzere tüm ekibiyle sadece sahada değil yaşamlarında da yakından ilgilenerek onların tatminini arttırıyor ve tüm camianın takım ruhu ile hedefe odaklanmasını sağlayarak başarılı bir liderlik örneği veriyor.

Ciddi başarılara ancak ciddi bir altyapı ve hazırlık sürecinin sonunda ulaşılabiliyor. GS oyuncu seçiminden antreman sürecine, maçlara hazırlıktan maç sonrası brifinglere kadar bilimsel metodları kullanıyor. Hedeflerini koyarken ve kıyaslamalar yaparken ölçüyü Türkiye boyutunda değil, uluslararası boyutta tutuyor. Belki de hepsinden önemlisi, inançla bilgiyi birleştiriyor. GS bir takım olarak işin içine bilgi kadar kalbini de koyuyor.

Toplum olarak sadece GS’ın başarılarına sevinmekle kalmayıp, bu başarıyı getiren yönetim anlayışının kamu, özel ve gönüllü tüm kurumlarımızın yönetiminde kullanılmasını yaygınlaştırabilirsek, daha nice uluslararası başarıya sevinme fırsatı yakalayabiliriz.

Takım Tutmak

Sizce bir önerinin kimin tarafından yapıldığı mı? Yoksa, içeriği mi önemlidir? Soru bu şekilde sorulduğunda çoğunluk, önerinin içeriğine bakarım diyor. Ancak, gerek ülkemizde, gerekse dünyada insanlar karşılaştıkları birçok karar ortamında, özellikle de daha sık karmaşık kararlar vermek durumunda olduklarında teklifin kimden geldiği kararlara temel oluşturuyor. Bu durum özellikle siyasette bilimsel ve rasyonel yaklaşımın önünü tıkayan, toplumsal olarak kaynakların etkin kullanımını engelleyen bir ortam yaratıyor.

Özellikle ülkemizde politika üretmek (“policy analysis”, “policy development”) kavramı, politika yapmak (“politics”) kavramı ile karıştırılıyor. Politika üretmek herhangi bir kararın toplumun farklı kesimlerini nasıl etkileyeceğini belirleyip, politika kararının en azından herkes için sub-optimal düzeyde kalmasını önleyecek alternatifler üretilmesini sağlar. Politika kararları da genellikle o kararlardan ne gibi etkilenmeler olabileceğini irdeleyen bilimsel çalışmalara dayandırılmadığında, farklı kesimlerin tercihleri arasında uzlaşma yaratmak yerine, herkes için daha iyi olabilecek politika sonuçlarına ulaşmaktan uzaklaşılabiliyor. Bu nedenle, ya bazı sonuçların hangi politika kararları neticesinde ortaya çıktığının farkına bile varılmıyor, ya da yanlışlıkları düzeltmek üzere sık sık karar değiştirerek toplumsal güven zedeleniyor.

Özetle, politika üretmek ‘istenilen sonuçların en düşük maliyetle nasıl elde edileceği’, politika yapmak ise ‘maliyetler, farklı kesimlerin etkilenmeleri gibi bilgiler ışığında alternatifler arasında seçim yapmak’ olmalı. Ancak, özellikle politika sürecine ‘takım tutarcasına’ yaklaşmak alternatiflerin üretilmesi ve değerlendirilmesini engelleyerek toplumsal açıdan sub-optimal sonuçlar üreten kararlara neden oluyor.

Politikada önerinin kimden geldiğine göre görüş oluşturmak toplumsal açıdan önemli bir zaafiyet oluşturuyor. Örneğin Millet Meclisi’nde herkesin tüm kararları parti çizgisinde vermesi, kararların ve alternatiflerin yeterince irdelenmediğinin bir göstergesidir. Herkesin aynı düşündüğü bir ortamda, birden fazla kişinin düşünmediği ortaya çıkar! Bu durum milletin vekillerinin, milletin değil, parti liderinin vekili olduğuna ilişkin de bir göstergedir.

Yanlış anlaşılan bir başka kavram da ‘disiplin’. Disiplin karar alındıktan sonra uygulamada etkinliği artıran önemli bir kavramdır. Ancak, karar alma sürecinde alternatiflerin değerlendirilmesini engellemek üzere ‘parti disiplini’ adına farklı görüşlerin dile getirilmesinin önüne psikolojik engeller konulması da parti için demokrasiyi ve yeterince yenilikçi alternatif üretilmesini engeller.

Bu durum sadece siyasette değil, herhangi bir karar ortamında, örneğin şirket yönetim kurullarında da önemli zaafiyetlere neden olur. Bu nedenle, farklılığın ve çeşitliliğin özendirilmesi karar kalitesini olumlu etkileyecek alternatiflerin üretilmesini sağlar. Kararları takım tutarcasına vermek açık fikirliliğin ve alternatiflerin değerlendirilmesinin önünde bir engel oluşturur.

Oysa, hayatın her alanında olduğu gibi, fikir alanında da rekabetin olmadığı yerde en iyi sonuçları elde etmek güçleşir. Bu nedenle, sadece karar alıcı pozisyonlarda olanlar değil, aynı zamanda onları seçenler de politika önerileri hakkında görüş oluşturmadan önce alternatifler ve bu alternatiflerin farklı kesimler için maliyetleri hakkında bilgi edinmeye çalışmalı ve farklı görüş ve önerilere açık bir yaklaşım izlemeli. Sadece oy verdiği partinin başkanının söylevlerini dinleyen, sadece taraftar gazeteleri okuyan bireylerden oluşan toplumun da takım tutarcasına ayrışması kaçınılmazdır.

Bu şekilde ayrışan toplumlar ise enerjilerini kendi içerilerinde yitirerek, kaynakları etkin kullanmayarak yaşam kalitelerinden ödün vermiş olurlar.

Bu nedenle, önerinin kim tarafından yapıldığından bağımsız olarak, önerilerin içeriği hakkında fikir üretilmesine, bunlar hakkında bilginin yaygın paylaşımına ve kendimizden başlayarak ‘takım tutarcasına’ değil, bağımsız karar almaya öncelik vermek yaşam kalitemizi artırır.

Türkiye için Liderler, Dünya için Liderlik

Tarsus Amerikan Koleji (TAC) “Türkiye için Liderler, Dünya için Liderlik” anlayışıyla kurulan ve yaşayan ülkemizin en önemli eğitim kurumlarından birisi. Mezunlarının üst düzey yöneticilik seviyesine gelme oranı olarak ülkenin en önde gelen eğitim kurumu olması bu temel hedef doğrultusunda önemli bir aşama kaydedildiğini gösteriyor. Dünyanın en önemli şirketlerinden birisinin, Coca Cola’nın, başına geçebilen ilk Türk’ün, Muhtar Kent’in, de bir TAC mezunu olması ise dünya ile ilgili hedefe yönelik gelinen nokta açısından güzel bir örnek oluşturuyor.

Bu örneklerin sadece iş dünyasında değil, akademik dünyada, spor ve sanat dünyasında da olması TAC’nin bir başka özelliğine işaret ediyor:   Bireye özel ilgi göstererek kişisel yeteneklerin ortaya çıkmasına ve gelişmesine fırsat tanırken, birlikte çalışmaya ve üretmeye verilen önem ile takım çalışması yetkinliklerinin geliştirilmesinin özendirilmesi.

TAC özgüvenli ve toplumsal sorumluluk bilinci gelismiş, dengeli bireylerin yetişmesine katkıda bulunmayı hedefliyor. Bu amaçla bireye özel ilgi gösterilen, öğrenmek için katılımın teşvik edildiği bir ortam yaratır. Katılımcılık ise öğrenmeyi güçlendirir. Bir örnek vermek gerekirse, okul hayatında çalışkan bir öğrencinin arkadaşlarına sınavlardan önce destek vermenin en önemli faydası destek alanlara değil, destek verene olur. On arkadaşının sınavla ilgili onar tane soru sorduğunu ve ders veren öğrencinin de iyi bir öğrenci olarak her on sorudan dokuzunu bildiğini varsayalım. Böylelikle sınavdan önce on tane bilmediği konuyu araştırma fırsatı yakalamış olur.   Belki de daha önemlisi bildiği soruları tekrar tekrar cevaplandırmak farkında olmadan öğrenmeyi pekiştirmeye yardımcı olur. Bu nedenle, takım anlayışı, bildiğini paylaşma dürtüsü aslında en büyük faydayı paylaşana sağlıyor.

TAC bugünün insanının ve gelecek nesillerin haklarının korunması, ülkenin ve insanlığın geliştirilmesi için kişilik haklarına saygılı, yetenekli, eğitimli, ülkeye ve insanlığa hizmet inancıyla donatılmış, dengeli bireyler yetiştirilmesi gereğine inanır. Bu nedenle, içinde yaşadığı topluma fayda sağlayacak gönüllü faaliyetleri özendirir. Ülkemizde kırsal gelişim konusunda önemli katkılar sağlamış olan Türkiye Kalkınma Vakfının kuruluşuna da bir TAC mezununun, Altan Ünver’in, okuldaki sosyal faaliyetlerin bir uzantısı olarak öncülük etmiş olması bu konuda güzel bir örnek oluşturuyor.

Dengeli bireylerin yetişmesi insanın, zihinsel gelişiminin sağlıklı bir beden ve güçlü sezgilerle bezenmesi için, bir bütün olarak eğitilmesi ile gerçekleşir. Bu nedenle, sınıf içi eğitim, TAC’de eğitimin sadece bir kısmıdır. Örneğin bir fizik hocasının gece yarısı öğrencileriyle birlikte teleskop ile gök cisimlerin hareketlerini izlemek üzere öğrencilerine ilgi göstermesi bu anlayışı ortaya koyan güzel bir örnek olarak ele alınabilir.

TAC bireye özel ilgi göstererek kişisel yeteneklerinin ortaya çıkmasına yardımcı olmanın özgüveni geliştireceğine inanıyor. Öğrenmek; yenilik, yaratıcılık ve ekip çalışmasından haz duymak; disiplinli, sabırlı ve azimli çalışma alışkanlıkları edinmek; başkalarının deneyimlerinden ders alma alçakgönüllülüğü göstermek ve okuma zevkine erişmek sürekli bireysel gelişmenin temelidir. Bu nedenle, TAC mezunları sadece okulda elde ettikleri kazanımlarla yetinmeyip, öğrenmeyi ve gelişimi yaşam boyu sürdürmeyi öğreniyorlar.

TAC sosyal sorumluluk bilinci ve liderlik vasıflarını geliştirmek için çeşitli kültür ve lisanın bir arada yaşadığı bir ortamda demokratik kurumlarda ve sosyal yardım çalışmalarında görev yapmayı teşvik ederek, çevresine duyarlı, dünyaya eleştirel bir gözle bakabilen, etkin örgütlenme modellerini bilen, mali sorumluluk bilincine vakıf, kişisel ifade ve iletişim yetenekleri gelişmiş bireyler yetiştirmeyi hedefliyor. Bu nedenle, kulüp faaliyetlerine, spor ve sanat etkinliklerine dersler kadar önem veriliyor. Öğrencilerinin seçimle bazı faaliyetlerin yürütülmesi sorumluluğunu üstlenmelerini, bütçe kullanmayı, hesap vermeyi öğrenmelerini teşvik ediyor. Mezunlarının sivil toplum kuruluşlarında başarılı faaliyetler yürütebilmesi, basketbolda ve hentbolda elde edilen Türkiye şampiyonlukları, müzik yarışmalarında elde edilen dereceler hep bu önceliklerin sonucudur.

Özetle, liderlik geliştirilebilen bir yetkinliktir. Okul sıralarındaki uygulamalar bu konuda etkili sonuçlar üretilmesine yardımcı olur. Bu nedenle, okulları sadece bir bilgi yükleme kurumu olarak değil, yaşam yetkinliklerini geliştirmeye destek olacak kurumlar olarak konumlandırmak toplumsal gelişme açısından önem taşır.

Öğrenmemek Geri Kalmaktır

Geleceğimiz için en büyük tehlike, zamanını üretken faaliyetlerle ve öğrenmeden uzak geçirenlerin çoğalmasıdır. Bu nedenle, okulların tam gün olmaması, işsizliğin artması, erken emekliliğin artması ülkemizin gelişimi ve gelecekteki rekabet gücü açısından en büyük risktir.

Günümüzde en önemli rekabet avantajı bilgiyi etkin kullanabilme yetkinlikleridir. Teknoloji geliştikçe, bir taraftan insanların ihtiyaçları hızla değişiyor, diğer taraftan edinilen bilgi birikimi de eskiyor. Bir zamanlar üniversite mezunu olmak bir ömür boyu belli bir kariyeri sürdürebilecek bilgi düzeyine erişmek anlamına gelirken, bugün meslek içi eğitimlerle bilgisini düzenli olarak yenilemeyenler güncelliklerini ve dolayısı ile mesleği sürdürebilirliliklerini de yitiriyorlar.

Öğrenme yatırımlarının en önemli kısmı ne okul binaları, ne öğretmen maaşları, ne de eğitim materyalleridir. En önemli maliyet eğitime katılanların zamanlarının değeridir. Bu nedenle, eğitim çağındaki gençlerin sadece yarım gün eğitim kurumlarına devam etmeleri aslında ciddi bir toplumsal zaafiyettir. Onsekiz yaşına kadar gençlerinin zamanının sadece küçük bir kısmını öğrenmek için kullanabilen bir toplum, kendi gelişimini sınırlandırmış oluyor. Bu nedenle, Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı gibi gençlerin okul dışı saatlerinde çeşitli konularda öğrenme fırsatları yaratan kurumlar ülkemiz adına çok önemli bir faaliyet gerçekleştirmiş oluyorlar.

Otuz yaşının altındaki işsizlik oranlarının %20’leri aşmış olması bir taraftan gençlerimizin enerjisinden faydalanamamıza, diğer taraftan da onların iş yapma yetkinliklerinin gelişememesine ve dolayısıyla gelecekteki rekabet edebilirliklerinin de düşük kalmasına neden oluyor. Bu nedenle, istihdam üzerindeki vergi yüklerinin azaltılması, yeni iş kurmanın özendirilmesi ülkemizn sadece bugünkü ekonomik faaliyeti açısından değil, gelecekteki rekabet gücü açısından da önemlidir.

Ayrıca, ülkemizin sınırlı eğitim kaynaklarını kullanmış, tecrübe birikimi kazanmış kırklı yaşlardaki bir kitleyi emekliliğe sevk etmeye de tahammülü olmamalı. Birikimleri ile ülke gelişmelerine katkıda bulunabilecek bu kitlenin, katma değer yaratmadan bir kenarda hayata devam etmesi, insan kaynağı israfıdır.

Bugünlerde gelişmekte olan sivil toplum örgütlerinde, kurumsallaşma çabasında olan aile şirketlerinde ve yeni gelişmekte olan hizmet sektöründe iş gücü ve yönetici açığı varken, kırklı yaşlardaki bu iş gücü kaynağının, yeni iş arama konusunda bilgilendirilmesi ve cesaretlendirilmesi gerekiyor. Farklı sektörde çalışmanın gerektirdiği davranış biçimleri ve yetkinlikleri kazanmaları için eğitim programları düzenlenmesi de faydalı olacaktır.

Yeni bir kariyere geçişi sağlayanlar bir taraftan yeni bir işin getirdiği heyecan ve keyfi yaşayıp gelir düzeylerini artırırken, diğer taraftan topluma faydalı olmaya devam ettikleri bilinciyle özgüvenlerini ve yaşam sevinçlerini artıracaklardır.

Özetle, çalışmak ve öğrenmek bir mutluluktur.  Sürekli gelişim ve değişim, yaşam kalitesinin artırılmasının anahtarıdır. Bu nedenle, normal dinlenme ve eğlenme için gerekli zamanların dışında çalışmaktan ve öğrenmekten uzakta, boşa geçirilen her saatin gelişimi sınırlandırdığını unutmamalıyız.

Milli Entelektüel Sermayeyi Geliştirmek

Bir ülkenin gelişimi için en temel girdi entelektüel sermaye birikimidir. Çünkü düşünce eylemin temelidir. Kendi özgün düşüncelerini üretmeyen birey ve toplumlar ancak başkalarının tasarladığı gelecek için çalışmak durumunda kalırlar. Bu nedenle, ülkemizde gerek kamu sektöründe, gerekse özel sektörde özgün içerik, politika ve entelektüel gelişimi desteklemek ekonomik ve politik olarak dünya kaynaklarından daha etkin faydalanabilmemizin temelidir.

Bu yaklaşımın önündeki en önemli engeller (i) fikir, tasarım, modelleme gibi fiziki olmayan varlıklara yeterince önem vermemiz ve (ii) kendi çevremizde, içimizde üretilen fikirleri önemsememizdir. Bu durum maalesef birçok kamu politikasına da yansımaktadır.

Oysa, ülkemizde belli alanlarda bilgi birikimini destekleyecek politikaların önemli gelişmelere neden olduğu da gözlenmiştir. Örneğin, 1980’lerin sonunda Özelleştirme Programının sorumluluğunu yürüttüğüm dönemde ülkemizde yatırım bankacılığı gelişmemişti. O dönemde, hem Hazine ile görüşüp bu kapsamda faaliyet gösterecek kuruluşların sermaye gereksinimlerinin sınırlı olmasını sağlayarak, hem de Özelleştirme programına hizmet verecek olan yabancı yatırım bankalarına kendi seçecekleri bir Türk firması ile ortak teklif verme zorunluluğu getirerek bu sektördeki bilgi birikiminin ülkemize kazandırılmasını hedefledik. Daha sonra da, özellikle daha küçük özelleştirmelerde, deneyim kazanan Türk firmalarını doğrudan ihaleye davet ederek hem danışmanlık maliyetlerinin kontrol edilmesini, hem de Türk firmalarının gelişimini destekledik. Bugün sadece Türkiye içinde değil, çevre ülkelerde de rekabetçi şekilde faaliyet gösteren bir yatırım bankacılığı sektörümüzün gelişimini bu yaklaşım destekledi. O dönemde yetişen birçok genç Türk yatırım bankacısı bugün ülkemizde ve yurt dışında üst düzey görevler üstleniyorlar.

Günümüzde ise maalesef bazı uygulamaların ülkemizdeki kurumları yabancı kurumlar karşısında dezavantajlı bir şekilde bıraktığı gözleniyor. Bazı kamu programları kapsamında kendilerini geliştirmek isteyen firmalara sağlanacak teşvikler hizmet alınacak danışmanlık firmaların özelliklerine göre farklılık gösteriyor. Bu özellikler arasında aranan örneğin yurt dışında büyük boyutlu iş yapmış olmak gibi bazı kriterler ise özellikle yabancı danışmanlık firmalarını kayırıyor. Türkiye’nin önde gelen firmaları kendi gelişmelerini desteklekleyecek danışmanlık hizmetleri alırken kendileri için en uygun seçimleri yapabilecek bilgi ve deneyime sahiptirler. Ancak, devletin teşvik verme kriteri olarak koyduğu sınırlamalar, bu firmaların kendileri için en iyi çözümü sağlayacak firmaları seçmesini değil, devletin teşvik için koyduğu kriterlere uyan genellikle yabancı danışmanlık firmaları arasından seçim yapmalarını zorluyor. Bu durum ise ülkemizde yönetim danışmanlığı sektörünün gelişmesini güçleştiren, danışmanlık hizmetlerinin maliyetini artıran ve yabancı danışmanlık firmaları lehine haksız rekabet unsurları içeren bir uygulama haline dönüşüyor.

Üstelik bu uygulamalar, ülkemizin ülkemizin vergi gelirleriyle elde elde edilen kaynaklarından verilen desteğin yurt dışı danışmanlık firmalarına yönelmesine neden olmaktadır. Oysa, projenin büyüklüğü ve nerede yapılmış olduğu yeterli bir kalite göstergesi değildir. Danışmanlık firmasını seçecek özel sektör yöneticileri danışmanın kendilerine ve işe uygunluğunu en iyi şekilde seçecek kişilerdir.

İster Türk, ister yabancı ortaklı olsun danışmanlık firmalarının büyük çoğunluğu hizmetlerini ülkemizde yerleşik, Türk vatandaşlarıyla sunmaktadırlar. Dolayısıyla, bu gibi kamu uygulamalarının yurt dışında büyük boyutlu iş yapmış olma gibi sınırlandırmalar koyması danışmanın deneyimini değil, firma referanslarını ön plana çıkararak benzer kalitedeki hizmetin sunulmasında sermayesi yabancı olan şirketlere öncelik verilmesine neden olmaktadır.

Ayrıca bu uygulamalar, teşvik alacak düzeyde gelişmiş firmalara danışmanlık hizmeti sunmak isteyen Türk danışmanlık firmalarını yabancı ortaklıklara zorlayıcı bir özelliğe sahiptir ve ülkemizdeki danışmanlık sektörünün el değiştirmesini teşvik edici bir unsur içermektedir.

Dünyada birçok ülke gerek kamu sektörü aracılığıyla, gerekse özel sektör kurumlarının seçimleriyle kendi hizmet ve entelektüel sermaye şirketlerinin gelişimini desteklerken, ülkemizin entelektüel sermayesinin gelişiminde önemli bir yeri olan danışmanlık hizmetlerinin teşvik edilmesinde aksi sonuçlar yaratabilecek uygulamaların devreye alınmasını anlamak güçtür. Elbette teşvik edilen hizmetlerin kaliteli olmasını kontrol etmek gerekebilir. Ancak, baştan Türk danışmanlık firmalarını dezavantajlı durumda bırakan ve pazarın bu kesitine giriş engellerini yabancı şirketler lehine haksız olarak yükselten bir uygulamanın doğru olmadığı açıktır.

Özetle, kendi entelektüel sermayesini geliştirmeye önem vermeyen toplumların ekonomik, kültürel ve fikri gelişimi sınırlı kalır.

Elektrik Yaşam Kalitesini Artırır

Bir ülkenin gelişmesini belirleyen en önemli iki unsur entelektüel sermaye birikimi ve enerji kullanımıdır. Özellikle her geçen gün talebi artan elektrik enerjisi kullanımındaki verimlilik ve boyutlar ekonomik gelişmenin göstergesidir.

Türkiye’de elektrik sektöründe değişim ve liberalleşeme adımları Elektrik enerjisi sektöründe kapsamlı mevzuat değişikliği, 1984 yılı sonunda 3096 sayılı kanun ile başladı. 1993 yılında Türkiye Elektrik Kurumu (“TEK”)’in; TEAŞ (üretim, iletim ve toptan satış) ve TEDAŞ (dağıtım) olmak üzere ikiye ayrılması ile başladı. 2001 yılında Elektrik Piyasası Kanunu yürürlüğe girdi. Bu doğrultuda TEAŞ; EÜAŞ (üretim), TETAŞ (toptan satış) ve TEİAŞ (iletim) olmak üzere üçe bölündü.

• Termik Santraller ve Devlet Su İşleri’nin mülkiyetinde bulunan Hidroelektrik Santraller EÜAŞ’a devrolundu. EÜAŞ’a gerektiğinde yeni üretim tesisleri kurma, kiralama ve işletme hakkı da verildi.
• TETAŞ’a, toptan satış işlemlerinin gerçekleştirilmesi sorumluluğu verildi.
• TEİAŞ’a ise tüm iletim tesislerini devrolundu ve yeni iletim tesislerinin kurulması ve işletilmesi sorumluluğu verildi.

1996 yılına gelindiğinde, 4046 sayılı kanundan alınan yetki ile kamunun elindeki üretim ve dağıtım tesislerinin özelleştirilmesi için ihaleler açıldı. 6 termik santral ile 29 dağıtım bölgesi için şartnameler hazırlandı, teklifler alındı. Ancak, şartnamelerin ve hukuki alt yapının yeterli hazırlanamamış olmasından, ve kamu oyunun bu özelleştirmeye hazır hale getirilmesindeki eksiklik nedeni ile yaklaşık iki yıl süren çalışmalar olumsuz sonuçlandı ve ihaleler iptal edildi. Bu süreçte anlaşma imzalayan yatırımcılar, tahkim yolu ile tazminat aldılar.

Bugün kurulu güç açısından bakıldığında EÜAŞ’ın sektör içindeki payı %57 seviyesindedir. 1993-2007 yıllarında EÜAŞ’ın yıllık kurulu güç artışı sadece %2 seviyesinde olmuştur. Türkiye’nin kurulu gücündeki artış 2001 yılından sonra artmaya başlayan özel sektör yatırımları ile gerçekleşmiştir. Üretilen elektrik miktarında özel sektör şirketlerinin payı kurulu güç içi paya oranla daha fazladır. 2008 yılında toplam elektrik üretimi 198,3 milyar kWh olarak gerçekleşmiştir. Bu miktarın %49’u EÜAŞ tarafından üretilmiştir.

2009 yılna gelindiğinde özelleştirme programı çerçevesinde bazı dağıtım bölgelerinin başarı ile özel sektöre devredildiği ve EÜAŞ’ın elindeki tesislerin de protföyle halinde özelleştirilmesi için çalışmalara başlandığı gözlenmektedir.

Elektrik üretim sektörünün gerek sanayimizin gelişimi, gerekse vatandaşlarımızın refah düzeyi açısından önemi göz önüne alındığında, Elektrik üretim tesisleri özelleştirme projesinin hedefinin sadece varlıkların en yüksek değer elde edilerek özel sektöre satışı olarak değerlendirilmeyeceği açıktır. Elektrik üretim tesisleri özelleştirilmesinde aynı zamanda enerji güvenliğinin sağlanması, çevrenin korunması, sanayiye ve vatandaşa en ekonomik şekilde elektrik sunulmasını sağlayacak rekabet ortamının oluşturulması, sürekli olarak ekonomisi gelişen ülkemizdeki artan talebi rekabetçi şekilde karşılayacak yatırımlarının zamanında yapılmasının sağlanması gibi çeşitli stratejik önceliklerin de gerçekleştirilmesine destek olunması gözetilmelidir.

Diğer taraftan özelleştirmenin başarısı yeterince potansiyel oyuncunun bu süreçte teklif vermesini sağlamakla da bağlantılı olacaktır. Varlıklar için en yüksek değeri elde edebilmek için onların satış sürecinde rekabet oluşturmak önem taşımaktadır. Bu nedenle, çeşitli yatırımcıları sürece katılım için cezbedebilmek üzere bir taraftan varlıkların mevcut durumu, maliyet yapıları ve yatırım gereksinimleri ile ilgili bilgilerin ilgililerle şeffaflıkla paylaşımı gerekirken, diğer taraftan bu sektörün EPDK’nın düzenleme ve denetlemesine tabi olması nedeniyle sektör ile ilgili kural ve kısıtlamalar konusunda güvenilir öngörü yapabilecekleri açıklığın sergilenmesi önem taşımaktadır. EPDK’nın netleştirmediği veya netleştiremediği her şart, özelleştirme sürecinin nasıl işleyeceğine ilişkin her belirsizlik potansiyel yatırımcıların varlıklar için verebilecekleri değerin düşmesine neden olacaktır. Bu nedenle, özelleştirme stratejisi belirlemedeki en önemli unsurlardan birisi de mümkün olduğunca belirsizliklerin ortadan kaldırılması, kural ve kısıtların şeffaf bir şekilde potansiyel yatırımcılarla paylaşılmasıdır.

Özelleştirilecek tesislerin portföy haline getirilmesinde uygulanan kriterler sürece kimlerin katılacağı veya katılabileceğini de etkileyecektir. Örneğin, grupların küçük tutulması potansiyel yatırımcı sayısını artırırken, özelleştirme sonrası sektörde yeniden yapılanma olasılığını da artıracaktır. Grupların büyük tutulması ise sermaye birikimi daha sınırlı olan, (özellikle yerli) yatırımcıların ortaklık kurmadan sürece katılımını sınırlayacak ve sektörün büyük oyuncularca kontrol edilmesi sonucunu getirecektir.

Özelleştirme sürecinde dikkat edilmesi gereken bir başka unsur da küresel ekonomik ve finansal gelişmelerdir. Elektrik üretim tesislerinin özelleştirilmesinde yer alacak oyuncuların gerek kendi bilançolarındaki güçleri, gerekse finansal piyasalardan uzun vadeli borçlanabilme potansiyelleri elde edilecek değeri etkileyecektir.

Elbette ki sadece özelleştirme stratejisi ile bu hedeflerin hepsine ulaşmak mümkün değildir. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu, Rekabet Kurumu, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı gibi çeşitli kuruluşların uyumlu ve uzun süreli politikaları bu konudaki stratejik hedeflere ulaşılmasını doğrudan etkiler. Ancak, özelleştirme sonrasında oluşacak piyasa yapısı ve elektrik üretiminde yer alan oyuncuların özellikleri ve göreceli konumları da bu hedeflere ulaşılmasını etkileyecek unsurlardır.

Bu nedenle, özelleştirme stratejisine karar verecek olan Özelleştirme Yüksek Kurulu’na farklı strateji alternatiflerinin farklı ekonomik ortamlarda değişik boyutlarda ne gibi etkileri olabileceğini gösterecek senaryo ve simülasyon analizlerinin sunulabilmesi önem taşımaktadır.

Türkiye Dünyaya Ne Katar?

Türkiye için yurt dışından çeşitli kesimlerce Bölgesel Güç, Global Aktör, Stratejik Ortak, Rol Model, Batının Truva Atı, İleri Karakol, Ilımlı İslam Ülkesi, Seküler İslam Ülkesi, Dengeleyici Ülke, Kanat Ülke, Köprü Ülke, Merkez Ülke gibi tanımlamalar yapılıyor. Peki, bu konuda Türkiye kendisini nasıl tanımlamalı ve bu konuda nasıl bir vizyona sahip olmalı?

Türkiye dünyada belli dinamiklerin kesiştiği bir noktada. Bu durumdan faydalanabilmek için sadece kendi içine odaklanmak yerine öncelikle ülke olarak, hem yönetim birimleri, hem de vatandaşlar olarak vizyonumuzu daha küresel bir hale getirmeliyiz.

Türkiye; Avrupa’nın üretim üssü, emeklilikte en kaliteli yaşam merkezi ve enerji kaynaklarını çeşitlendirme aracı; Ortadoğu’nun ekonomik motoru; Orta Asya’nın zenginlik kapısı ve dünyanın entelektüel sorunlarına çözüm üretebilecek ipuçları veren bir ülke olarak konumlandırılabilinir.

Örneğin ülkemizdeki eğitim planlamasını sadece Türkiye sınırları içerisindeki ihtiyaçları belirleyerek yaparsak ayrı bir yöne gideriz. Bu planlamada bütün bölgenin ihtiyaçlarını bir bütün olarak ele alırsak bir başka yöne gideriz. Bir örnek vermek gerekirse Türkiye’nin çevresindeki bir çok ülke; AB ülkeleri Ukrayna, Rusya önümüzdeki 20-30 senede önemli ölçüde nüfus kaybına uğrayacak ve bunların önemli ölçüde ortalama yaşları artacak. Demografik yapıları değişecek. Biz sadece Türk vatandaşı olan yaşlıların oranını göz önüne alıp hemşirelik ve doktor ihtiyacını belirleyerek tıp eğitimi planlaması yaparsak ayrı bir noktaya, bu bölgenin ihtiyaçlarını değerlendirerek planlama yaparsak ayrı bir noktaya gideriz.

Önemli olan vizyonumuzu sadece Türkiye ile sınırlandırmayıp daha geniş bakabilmektir. Gerek iş adamları, gerek kamu yöneticileri, gerekse bireysel olarak bakış açımızı daha küresel bir vizyona taşıdığımızda Türkiye’nin dünyaya verebilecekleri çok daha fazla olabilir. Başkalarının sorunlarına çözüm üretebilen, katma değer yaratabilen bir ülke olduğumuzda Türkiye daha güçlü, daha müreffeh, daha söz sahibi bir ülke haline gelebilecektir. Zaten almanın temeli vermekten geçer.

Ortadoğu’da oluşan talebin önemli bir kısmı Türkiye’den karşılanıyor. Çünkü bölgede sanayi kültürü olan ,üretim tesisleri olan ve bu anlayışta iş adamları daha fazla olan ülke Türkiye. Dolayısıyla Türkiye’nin Ortadoğu’nun tüketim pazarında en büyük oyuncu olma olasılığı var. Nitekim Ortadoğu’da bir barış olacaksa bu sadece silahlı kuvvetler ve politikayla olamaz. Aynı zamanda buna ekonomik gelişmeyi de eklemek gerekir. Barışın kalıcılığını sağlayacak ekonomik motor büyük ihtimalle Türkiye olacaktır. Türkiye’nin Ortadoğu pazarları ile entegre olması orada daha ciddi faaliyet göstermesi sadece ihracat yaparak değil, aynı zamanda kalıcı olacak dağıtım kanalları ve markaları oluşturması hem Ortadoğu açısından faydalıdır, hem de Türk iş dünyası açısından faydalıdır.

Türkiye’nin AB’nin enerji güvenliği ve enerji yolların çeşitlendirilmesi için yapacağı potansiyel katkılar bir başka açıdan da önemli. Bu şekilde farklı kanallardan kaynaklarını pazarlayabilen Orta Asya ülkelerinin ekonomik gelişmeleri ve ekonomik bağımsızlıkları artacaktır. Bu ülkelerde yatırım tutarı olarak olmasa bile, sayı olarak en çok girişimci/yatırımcı bulunduran ülkenin Türkiye olması bu ülkelerin zenginleşmesiyle Türkiye’nin de bu zenginlikten pay alarak gelişmesine neden olacağını gösteriyor.

Ayrıca, dünya küreselleştikçe insanların karşılıklı bağımlılığı artıyor. Karşılıklı bağımlılığın artması demek insanların sadece kendi ülkesindeki insanları yakın hissedip diğerlerini öteki olarak görme duygusundan vazgeçip, herkesin birbirini insan olarak görüp beraber çalışabilmesi, farklılıkların yönetimi, birlikte zenginlik üretmesi demektir. Bu felsefenin en ileri düzeyde yaşanmış olduğu ülkelerden bir tanesi de 12. 13. yy Türkiye’sindeki Mevlana, Yunus Emre düşünürlerin ortaya koyduğu kültürdür. Dünyada barışın korunabilmesi için insanların kendilerini bencillikten arındırıp, gözleri ve gönüllerini açmasına ihtiyaç var. Dünyada bugün artan ırkçılık, milliyetçilik ve korumacılığın antitezi, insanların karşılıklı bağımlılığını ve aslında bu farklılıkların zenginlik olduğunu, birlikte refaha daha kolay ulaşabileceğini anlatmaktır. Bunu en iyi anlatabilecek kültürlerden bir tanesi de Mevlana ve Yunus Emre’nin ortaya koyduğu hoşgörü kültürüdür. Ancak gerçekçi olmak gerekiyor. Mevlana burada yaşamış diye, bugünkü Türkiye’de bu hoşgörü kültürünü yaşatmaksızın dünyaya örnek olmak mümkün değildir. Bu nedenle, kendimizi yetiştirmemiz ve geliştirmemiz gerekiyor. Tarihimizden gelen bu ilkeler ve değerlerin bugünlerin sorunlarına nasıl çözüm üretebileceği konusunda düşünce üretmemiz gerekiyor.

Mevlana’nın hoşgörü kültürü; Likya’lıların ABD Anayasasında federal demokrasi için ilham kaynağı olması; Osmanlı’nın farklılıkların yönetimi ve liyakat sistemi bugünlerin sorunlarına nasıl çözüm olabileceği konularında düşünce üretmek ve paylaşmak Türkiye’nin dünyaya önemli katkıları olmasına yardımcı olur. Bu anlayışı ülkemizde uygulamak ve uluslararası platformlarda dile getirecek özgüveni ve enerjiyi sergilemek Türkiye’nin gelişimi ve saygı duyulan bir ortak olmasını sağlamanın temeli olacaktır.

Türkiye AB’ye Güç Katar

Türkiye Avrupa’nın üretim üssü, eğitim sisteminin rekabetçiliği için gerekli talebin kaynağı, emeklilikte en kaliteli yaşam merkezi ve enerji kaynaklarını çeşitlendirme aracı olan bir ülke olarak konumlandırılabilinir.

Bölgemizde iklim, eğitim ve insan yapısı olarak emeklilikteki yaşam koşullarını en kaliteli ve ekonomik olarak karşılayabilecek ülke Türkiye’dir. İşgücü eğitimi ve altyapı planlarımızı bu görüşü göz önüne alarak gerçekleştirirsek AB’nin Florida’sı olabiliriz. Gerek fiziksel, gerekse insan kaynakları altyapısı olarak buna hazırlanacak olursak ülkemize önemli bir katma değer yaratma fırsatı sunmuş oluruz.

Türkiye AB’nin üretim merkezi de olabilir. Nitekim bunu otomotiv sektöründe görüyoruz. Avrupa’da birçok ülkede fabrikalar Türkiye’ye taşınıyor. Taşınan bu fabrikalar ise şirketlerin en kaliteli ve en kârlı fabrikaları haline geliyor. AB işçilerin serbest dolaşımını kısıtlıyor, ancak işlerin serbest dolaşımının önünde engel yok. Bu da işlerin Türkiye’ye taşınmasına neden oluyor. Üstelik, ülkemizdeli çalışma bilinci ve kalitesi de her geçen gün gelişiyor. Avrupa’da en çok kalite ödülü alan iki ülkeden birisi de Türkiye. Bu nedenle, Türkiye’nin Avrupa’nın üretim merkezi olmasını hedeflememiz son derece doğal.

Ayrıca AB açısından en önemli risk alanlarından birisi de enerji yollarının çeşitlendirilmesi konusu. En önemli enerji kaynağı petrol ve gaz. AB bu kaynaklar açısından çok az ülkeye bağımlı. Bu riskin dengelenmesi için özellikle Orta Asya kaynaklarının pazara daha kolay ulaşabileceği bir takım çıkış noktalarına ihtiyaç var. Ceyhan bunlardan bir tanesi olma yönünde önemli fırsat yaratıyor. Aynı şekilde özellikle gazın ulaşımında boru hatları boyunca kullanılması da önemli. Bu nedenle, enerji talebi yüksek bir Türkiye doğal gazın Avrupa’ya ulaştırılması açısından önemli bir alternatif yol oluşturuyor. Enerji yollarındaki bağlantıların çeşitlendirilmesine sadece Avrupa’nın değil, aynı zamanda Orta Asya ülkelerinin de çıkarı var.

Türkiye’nin AB’ye katkı yapabileceği alanlardan birisi de eğitim konusudur. Bugün Avrupa’da 94 milyon öğrenci kapasitesi var ve önümüzdeki 40 sene içerisinde bu rakam 20 milyon azalacak. Burada bir kapasite fazlası ortaya çıkacak ve bu 40 sene sonrasının sorunu değil. Bu bugünün sorunu. Çünkü kapasite fazlası olan bir alanda yeni yatırım yapılması da güç oluyor. Oysa dünyanın başka yerlerinde kapasite yetmediği için yatırımlar yapılıyor. Kim daha yeni yatırım yaparsa daha yeni teknolojileri, daha iyi eğitim sistemleri kurar. Dolayısıyla Avrupa’nın bugün daha iyi eğitim verebilmesi ve rekabetçi olabilmesi için kapasite fazlasını gidermesi gerekir. Avrupa’da durum bu iken, Türkiye’de de kapasite yetersizliği var. Burada birlikte olmaktan yaratılabilecek çok büyük bir sinerji var. Yani Avrupa kendi geleceğini, Türk gençlerini eğiterek hazırlayabilir. Böyle bir fırsat var. Bu Türk gençliği için de faydalı, Avrupa’nın geleceği için de faydalı, ayrıca Avrupa’nın bugünkü eğitim sisteminin dünyada rekabetçi olabilmesi içinde gerekli.

Özetle, kendine güvenen bir ülke olarak Türkiye’nin hedefini sadece AB’yi örnek almak olarak değil, aynı zamanda AB’ye örnek olacak yaklaşımlar üretmek olarak belirlemesi ve toplumun her kurumunda bu anlayışın, hakim olması yaşam kalitemizi arttıracaktır.

Komşumuz Rusya

Karadenizden komşumuz Rusya Türk şirketlerinin uluslararası pazarlarda yerleşik olarak gelişmelerinin ilk durağı oldu. Elbette 1980’lerde yurt dışına açılan Türk şirketleri başta Avrupa olmak üzere dünyanın dört bir köşesine ihracat yapıyor. 1980’den bu yana Orta Doğu, Kuzey Afrika başta olmak üzere birçok ülkede önemli projeler gerçekleştiriyorlar. Ancak, üretim tesisleriyle, dağıtım kanallarıyla ülkemizin önde gelen şirketlerinin yerleşik düzende rekabet ortamına girdikleri ilk ülke Rusya oldu. Bunun temel nedeni özellikle 1990’ların sonunda SSCB’nin dağılmasıyla birlikte dünyaya açılan Rus tüketicisine ilk yenilikleri Türk şirketlerinin sunması oldu. (Örnek. Enka, Ramstore, Efes, Colin’s Jeans gibi) Ayrıca, 1990’ların sonunda Rusya’da yaşanan ekonomik kriz batılı şirketlerin çekingen davranmasına neden olurken, bu tip iniş çıkışlara dayanıklı olan Türk şirketleri bu dönemde Rusya’ya yaptıkları yatırımlarla güçlü pazar konumları elde ettiler.

Putin sonrası Rusya ise Avrupa’nın ve özellikle Türkiye’nin vazgeçilmez gaz tedarikçisi konumuna gelmesi ve yükselen profili ile gündemde. Türk turizmi açısından da önemli bir konuma gelen komşumuz Rusya’yı farklı yönleriyle de tanımak şirketlerimizin uzun vadeli Rusya stratejileri açısından faydalı olabilir.

Komşumuz Rusya 11 saat dilimini kapsayan ve ABD’nin neredeyse iki katı coğrafi büyüklüğü ile dünyanın en geniş alana yayılan ülkesi. SSCB dağılmadan önce bugünkü sınırları içinde 150 milyonluk bir nüfusa sahip olan Rusya, SSCB’den ayrılan cumhuriyetlerden aldığı göçlere rağmen bugün 143 milyonluk bir nüfusa sahip. 2050 yılında ise nüfusunun 100 milyonun altına düşmesi bekleniyor. Bunun nedeni ise maalesef Rusya’da düşmekte olan ortalama yaşam süreleri. Bugün bir Rus erkeğinin ortlama yaşam süresi 59’a inmiş durumda, kadınlarda ise bu süre 13 sene daha uzun. 1980’de 100.000’de 750 olan yıllık ölüm oranı, bugün 900’a çıkmış durumda. Bu oran gelişmiş ülkelerdekinin neredeyse dört katı. Özellikle aşırı alkol ve tütün tüketimi nedeniyle her sene 1.2 milyon Rus kalp rahatsızlıkları nedeniyle can veriyor. Bu nedenle, önümüzdeki dönemde Rusya’da sağlık yatırımları stratejik bir öncelik haline gelebilir.

Rusya’nın %75’ini oluşturan Sibirya ve doğusunda nüfusun sadece %21’i yaşıyor. Buna karşın nüfusun 1/3’ünden fazlasının yaşadığı Moskova ve çevresinin dışında 2 milyonu geçen nüfusa sahip tek şehri St. Petersburg.

Rusya dünya gaz rezervlerinin %25’ine, petrol rezervlerinin ise %13’üne sahip. Toplam 152.000 km’lik boru hatlarıyla dünyada en geniş boru hattı ağına sahip ülkesi. Rusya bu önemli altyapı üstünlüğünü kullanarak sadece kendi gaz ve petrolünü değil, aynı zamanda Kazakistan, Türkmenistan gibi ülkelerin kaynaklarını da uzun vadeli anlaşmalarla bağlayarak Batı’ya pazarlıyor. Bu nedenle, bir yandan tedarikçi olarak Avrupa’nın, diğer taraftan da dağıtım kanallarını kontrol ederek Orta Asya Cumhuriyetlerinin Rusya’ya olan ekonomik bağımlılığını artırıyor.

Rusya bugün GSMH’nın sadece %3.8’ini eğitime ayırıyor. Bu oran gelişmiş ülkelerdekinin sadece 1/3’ü kadar ve Hindistan ve Kenya’nın oranlarının bile altında. 1991 öncesi SSCB döneminin etkisi nedeniyle %21 olan üniversite eğitimli nüfus oranı OECD ülkelerinin %16 olan oranından fazla. Bugün üniversiteye giden her 10 erkeğe karşın 14 kadının üniversiteye devam ettiği gözleniyor.

Brezilya’dan sonra en çok nehir ve ırmağa sahip olan Rusya su açısından zengin. Örneğin, Baykal Gölü dünyanın kutuplar haricindeki tatlı su kaynaklarının %20’sini temsil ediyor. Küresel ısınma Rusya’nın kutuplarda çok geniş yeni alanlara kavuşmasını sağlayabilir. Ancak, Rusya’nın bu alanları geliştirecek insan kaynağı açısından sorun yaşaması bekleniyor.

2008 yılının ilk yarısında %41 oranında artan otomobil talebi 1000 kişiye 180 otomobilden, 2020 yılına kadar 400’ü aşması bekleniyor. Dolayısıyla, zenginleşen Rusya önemli bir tüketim pazarı olmaya devam ediyor.

Özetle, Rusya’da yeni iş alanları geliştirmek isteyen şirketlerimiz işe komşumuzu iyi tanımakla başlamalı.

En Ucuz Enerji

En ucuz enerji tasarruf edilen enerjidir. Dünyadaki ülkeler arası gelir dengesizlikleri azaldıkça, dünyanın enerji talebi artıyor. Enerji gereksinimlerini ağırlıklı olaraka sınırlı fosil enerji kaynaklarından karşılayan bir dünyada enerji maliyetleri görülmemiş düzeylere çıkıyor.

Evlerde kullanılan enerji evleri ısıtma ve soğutma, su ısıtma ve soğutma, aydınlatma ve ev aletlerinin gerektirdiği güç olarak sınıflandırılabilir. Diğer enerji kullanım alanları ise, sanayi üretim tesisleri, ticari faaliyetler, ve ulaşım olarak sıralanabilir. Enerji tasarrufu konusunda en büyük fırsatlar sanayi sektöründe, daha sonra sırasıyla konut sektörü, ulaşım ve ticaret geliyor. Enerji tasarrufu bir yandan alışkanlıkların değişmesiyle, diğer yandan da daha verimli enerji kullanımını sağlayacak yatırımların gerçekleşmesiyle sağlanır.

Bu nedenle, dünyada sürekli gelişen enerji talebini karşılamak üzere bir taraftan yeni enerji kaynaklarının gelişimi için yatırımlar yapılırken, diğer taraftan da enerji kullanımını kısacak yatırımlar göz ardı edilmemeli. Hatta, Türkiye gibi enerji kaynakları kısıtlı, ancak enerji kullanımı yükselen ülkelerin enerji tasarruuna yapacakları yatırımlar petrol kaynağı bulmaktan daha etkin bir yatırım olabilir.

Oysa, enerji tasarrufu getirecek yatırımların önünde yapısal engeller var. Öncelikle piyasa dinamikleri ve enerji politikaları tasarrufu yeterince teşvik etmiyor. Örneğin, tüketiciler kullandıkları aletlerin ne kadar enerji tükettiği konusunda yeterince bilgi sahibi değiller; zaman zaman siyaseten düşük tutulan enerji fiyatları veya elektrik ücretlerinin ödenmemesine göz yumulması (kayıp kaçaklar); kiralık konutlarda enerji tasarrufu getirecek yatırımların yapılmasında kiracı/ev sahibi çıkarlarının farklılaşması; sermaye birikiminin sınırlı ve finansal kaynakların pahallı olması enerji tasarrufu yatırımlarının yeterince yapılamamasına neden oluyor.

Enerji tasarrufu için ekonomik ömrünü tamamlamamış yatırımların yenilenmesinden daha önce yeni yatırımlarda doğru teknolojilerin seçilmesinin özendirilmesi toplumsal açıdan getirisi yüksek bir girişim olur. Bu nedenle, enerji kullanan aletlerle ilgili standartların belirlenmesi, enerji verimliliği yüksek olanlara vergi teşvikleri verilmesi ve ev aletlerinin satışında sadece ilk alım fiyatının değil, aynı zamanda kullanımı sırasında oluşturacağı enerji maliyeti ile ilgili bilginin de sunulma zorunluluğu getirilmesi faydalı olur.

Enerji tasarrufu getirecek yatırımların finansmanını kolaylaştıracak önlemlerin alınması da özellikle konutlarda bu konuda önemli atılımların yapılmasına yardımcı olabilir. Örneğin, kiracıların yapacağı enerji tasarrufu yatırımlarının sadece kira dönemi içinde değil, aynı zamanda kiradan çıkıldığında da yatırımı yapana getiri sağlayacak şekilde kontrat düzenlemelerine gidilmesi enerji tasarrufu yatırımlarının artmasına neden olabilir.

İnsan alışkanlıklarının eseridir. Alışkanlık değiştirmek de pek kolay değildir. Ancak, alışkanlıkların değişimesini teşvik edecek mekanizmalar kurabilirsek değişim daha kolay olur. Örneğin, elektrik ve gaz dağıtım şirketlerinin kârlarının tüketimin artmasıyla orantılı olarak artıyor olması enerji tasarrufu konusunda tüketicilere en etkin bilgi akışını sağlayacak bu şirketlerin bu konuda herhangi bir girişim yapmamalarına neden olmaktadır. Düzenleyici kurumlarca fiyat yapıları denetlenen bu şirketlerin, tüketiclere enerji tasarrufunu özendirecek bilgi akışı ve teşvikler sunmaları durumunda kârlılıklarını artırabilecekleri mekanizmaların geliştirilmesi de enerji tasarrufu yatırımlarının artmasına neden olur.

Ayrıca, gerek konutlarımızın, gerekse ulaşım araçlarımızın tasarım aşamasında doğru davranışları teşvik etmediğimizi iyi anlamalı ve işe tasarımdaki teşvik mekanizmalarını değiştirmeliyiz. Örneğin, ücretini yaptığı işin yüzdesi olarak alan bir mimarın inşaatla ilgili olarak vereceği kararlarda maliyet azaltmaya mı, enerji verimliliğine mi, yoksa estetik konulara mı odaklanacağını sorgulamıyoruz. Yine konut alımlarında temel faktörün satın alma fiyatı olması ve konutun yaşam süresince kullanım masrafları konusunda bir bilginin standart olarak sunulmaması, genellikle evlerin enerji tasarrufu açısından yeterli yatırımın yapılamadığı mekanlar olmasına yol açıyor. Bu nedenle, mimar ücretlerini tasarladıkların mekanların enerji ve su kullanımı konusundaki verimlilik sağlamalarına bağlı kılacak bir sistem bu konudaki yenilikçiliği önemli ölçüde geliştirir. Üstelik, mekanların daha da ekonomik olarak üretilmesine de yardımcı olabilir.

Özetle, enerji fiyatlarının ve enerjide dış bağımlılığının çok yüksek olduğu bir ülkede kaynaklarımızı yeterince etkin kullanabilmek için karar vericilere doğru bilginin ulaşmasını sağlamak ve enerji tasarrufunu teşvik edecek ödüllendirme mekanizmaları kurmak en ucuz enerji olan tasarruf edilen enerji miktarını artırmamızı sağlayacaktır.

Rekabet Özgürlüğü

Yaşam kalitesini geliştirebilmek her zaman daha iyiyi aramaktan geçiyor. Daha iyiyi bulabilmek ise her alanda rekabet ortamı oluşturarak gerçekleşiyor. Oysa, gerek siyasette, gerek ekonomide, gerekse düşünce üretiminde önde olanların gayreti kendilerini geliştirmek yerine rekabeti önlemek üzerine odaklanıyor. Bu nedenle, yaşam kalitemizi geliştirmek istiyorsak, rekabet özgürlüğünü kısıtlayan her türlü uygulamaya karşı çıkmayı şiar edinmeliyiz.

Bu kavramı somutlaştırmak için şu örnekle başlayalım: Birçok sporda dünya rekorları ne zaman kırılır? En çok rekor dünya ve olimpiyat şampiyonalarında kırılır. Çünkü sporcular rekabetin en yoğun olduğu bu yarışmalarda daha iyi performans gösterirler. Oysa, sadece kendileriyle rekabet ettikleri antremanlarda en iyi performanslarını sergileyemezler.

Ülkemizde rekabet konusundaki en önemli sınırlamaların yaşandığı alanlardan birisi de siyasettir. Siyasette bir farklılık yolu yaratmanın yolu siyaseti bir partide yapmaktır. Ancak, parti içi demokrasi (özgürlük) tüm partilerde yok denecek kadar azdır. Kendilerini seçecek delegelerin seçiminde çok etikili olan parti liderleri kendi partilerinde neredeyse diktatör gücüne sahiptir. Bu nedenle, siyasette önemli bir rol alıp farklılık yaratabilmek için yapılacak en önemli rekabet parti liderinin gözüne girebilme rekabetidir. Teşvik mekanizması bu şekilde kurulmuş bir kurumda farklı görüşlerin zenginliği değil, liderin destekçisi olmak ön plana çıkar.

Ülkemizde birçok kamu görevi için yapılacak seçimlerde adayların kimler olacağı bile son dakikaya kadar kamuoyu tarafından bilinmiyor. ABD’deki seçimlerde adaylar kamuoyuna açık uzun bir sorgulama sürecinden sonra seçimlere girebiliyor. Çin gibi demokrasi konusunda en iyi örnekler arasında sayılmayan bir ülkede bile belediye başkanları sadece parti üyeliği veya söylemleriyle değil, daha önce daha küçük belediyelerdeki performanslarıyla değerlendirilerek seçiliyor. Ülkemizde ise kamuoyunun performanslarıyla ilgili bağımsız bilgi sahibi olabileceği belediye başkanlarının siyasi partilerin yönetimde üst düzey görev almaları sınırlandırılıyor!

Diğer taraftan, örgütlenme ve iletişim maliyetlerinin arttığı bir ortamda siyasete yeni bir parti kurarak girerek rekabet oluşturma önünde de önemli giriş engelleri vardır. Bu nedenle, ülkemizde gerek parti içi demokrasiyi geliştirerek, gerekse siyasete giriş engellerini en aza indirgeyecek önlemleri alarak siyasette rekabeti özgürleştirerek siyasette gelişmenin önünü açmaya öncelik vermeliyiz.

Benzer şekilde ekonomik açıdan da rekabet ortamının korunduğu açık pazarlarda hem tüketiciler için fiyatlar daha düşük oluyor, hem de daha çok yenilikçi ürün piyasaya sunuluyor. Bu nedenle, piyasa ekonomisinin geçerli olduğu ekonomilerde rekabeti engelleyen davranışları önlemek üzere Rekabet Kurumları devreye alınıyor ve devletin kamu yararını gözeterek ekonomiye müdahalesine sadece piyasanın etkin çalışamadığı durumlarda müsaade ediliyor.

Ancak, ülkeler arasındaki uygulama farklılıkları bazıları için dezavantaj da oluşturabiliyor. Örneğin, kendi iç pazarını dış rekabete karşı koruyan bazı ülkeler bazı sektörlerdeki şirketlerinin dünya çapında rekabet için gerekli ölçek ekonomilerini daha kolay elde edebilmesini sağlayabiliyorlar. Bu nedenle, bir taraftan ekonomimizi rekabeti engelleyen unsurlardan arındırmaya çalışırken, diğer taraftan da dünyada rekabetçi olabilecek ölçek ekonomilerine kavuşabilecek sektörlere özen göstermemiz ekonomik gelişmemiz açısından önem taşımaktadır.

Düşünce konusunda da beklentilerimize veya çıkarlarımıza uymayan görüş ve düşünceleri kötülemek veya yasaklamak bu konudaki rekabeti engelleyen bir yaklaşımdır. Farklı düşüncelerin toplumda duyurulmasının önündeki, basında tekelleşme veya kamu düzenlemeleri ile yasaklama şeklinde gerçekleşen uygulamalar bir toplumun gelişmesini engeller. Düşünceler, söylemlerin, söylemler de eylemlerin temelini oluşturur. Bu nedenle, düşünce üretiminde ve yaygınlaştırılmasındaki engeller ülkedeki yenilikçi uygulamaları da engellemiş olur.

Özetle, yaşam kalitemizi geliştirebilmek için her alanda rekabetin önündeki engelleri kaldırıp, rekabet özgürlüğü sağlamalıyız.

Toplumsal Uyum

Toplumsal güç çeşitli vektörlerden oluşur. Bir gücü kuvvetli kılan bu vektörlerin aynı yöne yönelmesiyse, o gücü azaltmanın en etkin yollarından birisi de bu vektörlerin oluşturduğu alt güçlerin birbirlerine karşı olmasıdır. Toplumsal uyumu yakalayabilen toplumlar gelişirken, iç çekişmelerle uğraşmak durumunda kalan toplumların gelişmeleri sekteye uğrar. Bu nedenle, toplumun çeşitli kesimlerinden liderler ve bireylerin toplumsal uyum için kendilerine düşen davranışları sergilemeleri üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir konudur.

Toplumsal uyum konusunu bir hikaye ile ele alalım: Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken, ben babaannemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken dedem Korkut dedi git bir somun ekmek getir. Az gittim uz gittim… Dere tepe düz gittim. Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek; soğuk sular içerek, altı ayla bir güz gittim. Bir de dönüp ardıma baktım ki, ne göreyim, gide gide bir arpa boyu yol gitmişim!.. Anadolanya diye bir ülkeye varmışım.

Bu ülkede çeşit, çeşit insan yaşarmış. Kuzeylisi, güneylisi; sağcısı, solcusu; mayolusu, paltolosu; çalışkanı, tembeli. Hepsi Anadolanya için canını verirmiş, ama birbirlerini yemekten de geri duramazlarmış. Hangi grup iktidara gelse, diğerlerini ayıklamak için uğraşır dururmuş. Bir gün güney çalışma grubu paltoluları ayıklamaya çalışılırken, başka bir gün kanunlar değiştirilerek devlete daha önce sızmış(!) olanlar etkisiz hale getirilmeye çalışılırmış. Hasbahçe takımını Avrupa şampiyonu yapabilmek için kimlerden olduğuna bakmaksızın dünyanın en iyi futbolcuları seçilirken, ülke yönetimindekiler seçimlerini “bizden biri” olarak niteledikleriyle sınırlarlarmış. “Bizden biri” kriteri ile atananlar devletin imkanlarını kendilerinden biri olarak gördükleri için kullanır, diğerlerini dışlarlarmış. Bunu gören gençler, istedikleri işe girebilmek için kendilerini geliştirmeye odaklanmak yerine, iktidardakilere yakın bir dayılarından torpil bulmaya çalışırlarmış. Gerek iktidardaki, gerekse muhalefetteki liderler söylemlerini keskinleştirerek, hayali “ötekileri” suçlayarak toplumu birlik ve beraberlikten uzaklaştırdıklarının farkına varmazlarmış. “Bizden birileri” iktidara kimin geldiğine göre değişir, insanlar her iktidar döneminde giyimlerini, söylemlerini, hatta selamlaşmalarını değiştirerek dönemin “bizden birisi” olmaya çalışırlarmış.

Bunun sonucu Anadolanya dolanıp, dolanıp kaynaklarını her dönem değişen “bizden birileriyle,” “ötekilerin” mücadelesi için harcar, bir türlü diğer ülkelerden daha zengin, daha başarılı olamazmış.

Günlerden bir gün, Anadolanya’lılar değişimin önce kendilerinden başlaması gerektiğini anlamışlar. Esas mücadelenin kendi aralarındaki değil, dünyadaki sıralamada yükselme mücadelesi olduğunu, bunda başarılı olabilmek için tüm Anadolanya’lılara ihtiyaç duyulduğunu, özellikle de yapılacak her işi kimlerden olduğuna bakılmaksızın o işi “en iyi” şekilde yapabileceklere vermek gerektiğini kavramışlar. Esas meselenin küçük bir pastanın nasıl paylaşılacağı değil, pastayı büyütmek olduğunu içlerine sindirmişler.

İnsanlar birbirlerini “bizden birileri” ve “ötekiler” olarak görmeyi bırakıp, katma değer üretmek, dünyayla rekabet edebilmek için “en iyilerden” oluşan takımları nasıl kurabileceklerine odaklanmışlar. Liderler “İmam oturursa, cemaatin yatacağını” anlamış, toplumu ayrıştırıcı söylemler yerine birleştirici söylemlerle dünyayla rekabete odaklanmaya; “ötekiler” kaynaklı bahaneler üretmek yerine, her konuda kendi performanslarını dünyanın en iyileriyle karşılaştırarak sürekli gelişimi tetiklemeye başlamışlar.

Zaman içinde bu söylemler ve davranışlar yaygınlık kazandıkça Anadolanya, kendi kendine dolanmaktan çıkıp, dünyanın gıpta ile izlediği; insanların gelecek endişesi ile değil, ümitlerle dolu olduğu; “birlikten güç doğar” anlayışının benimsendiği; hoşgörülü insanların ülkesi olarak anılmaya başlanmış…

Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine….

Davos ve Dünyaya Katkıda Bulunmak

Dünya’nın gündeminin belirlendiği, iş dünyası liderleriyle devlet başkanlarının, sivil toplum örgütlerinin temsilcileri ve bilim adamlarının biraraya geldiği en önemli toplantılardan birisi de her sene Dünya Ekonomik Forumu tarafından Davos’da düzenleniyor. Davos toplantıları 1971 yılında Alman asıllı ekonomi Profesörü Klaus Schwab tarafından Avrupalı işadamlarının dünyada gelişmekte olan rekabet ortamına uyum sağlayabilmelerini kolaylaştırmak amacıyla başlatıldı. Bundan 37 yıl önce Davos’ta bir araya gelen 440 işadamı, akademisyen ve politikacı bir gün dünyanın en etkili düşünce platformu olacak bir yapılanmanın temelini attıklarını elbette bilmiyorlardı.

Özellikle 1973’teki petrol şokundan sonra, Davos adından söz ettirdi. Küresel ekonomide ortaya çıkan yeni rekabet koşulları ve uluslararası siyasetin enerji eksenli görünümü Davos’ta irdelendi. Petrolle kurgulanan dış siyaset anlayışı ekonomist, siyasetçi ve işadamlarının katılımıyla geniş bir platformda ele alındı. Birbirleriyle resmi platfromlarda biraraya gelmekten çekinen siyaset adamları için Davos’ta gayriresmi toplantılarda önemli sorun alanlarında çözüm önerilerini karşılıklı olarak görüşme fırsatları yaratıldı. 1979 yılında Davos toplantıları artık kurumsallaşmış ve ortaya çıkan yeni yapı dünyadaki kanaat önderlerinin yakından takip ettiği akademik hatta siyasi nitelikte bir platform haline dönüşmüştü.

Dünyada her sektörde önemli şirketlerin başkanlarını veya devlet adamlarını veya farklı bilim alanlarındaki uzmanları biraraya getiren birçok toplantı var. Ancak, bu kadar çok farklı sektörden ve dünyanın dört bir köşesinden karar vericileri ve gündem oluşturanları hep birlikte biraraya getiren Davos toplantıları hem katılımcılarının nitelikleri ve çeşitliliği açısından, hem de “Ülkeler, şirketler ya da bireyler dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için hangi ana eylemde bulunması gerekir?” sorusuna odaklanması açısından kendisini ayrıştırdı.

Çünkü dünyada konular ve sorunlar küresel bir nitelik kazandıkça, onların çözümleri de farklı aktörlerin katılımını ve farklı bakış açılarının değerlendirilmesini gerektiriyordu. Böylesi zengin bir katılım ise ancak Davos’ta sağlanıyordu. Üstelik, farklı sektörlerden ve bilim alanlarından insanların biraraya gelmeleri yenilikçi yaklaşımların oluşturulmasına, ‘en iyeierle kıyaslamaların’ yapılmasına ve kurumların liderlerinin kurumsal zırhlarından arındırılmış bir şekilde yeni fikirleri test edebilmelerine olanak sağlıyordu.

Klaus Scwab’ın bu girişimini en baştan beri destekleyenler arasında Türkiye’den vizyoner işadamı Şarık Tara da vardı. Bu platformun dünya ile etkileşim açısından önemini kavrayan ilk Türk devlet adamı ise Turgut Özal’dı. Özal’ın Davos’a katıldığı dönemde Türk iş dünyasından da katılım arttı. Ancak, bu ilk dönem katılımcılarının çoğunun katılımının Davos’tan etkin olarak faydalanmak adına değil, Özal ile yakın durmak üzere olduğu kısa zamanda belli oldu. Özal’dan sonra bu toplantılara katılmaya devam eden iş adamlarımızın sayısı bir elin parmaklarını geçmedi.

Oysa, bu önemli toplantılarda Türkiye’den de daha geniş bir katılımın sağlanması gerek ülkemiz, gerekse lider şirketlerimiz açısından önem taşıyor. Ülkemizin uluslararası platformlarda her seviyede temsil edilmesi ve aktif olarak katılım sağlaması ülkemize yabancı sermayenin cezbedilmesi, AB üyeliği ve gelişmekte olan uluslararası standartların çıkarlarımıza uygun olarak şekillendirilmesi açısından önem taşıyor. Bu görevi sadece siyasi liderlerin değil, aynı zamanda iş dünyasının liderlerinin de üstlenmesi gerekiyor.

Tayyip Erdoğan ve Türk iş dünyasının yeni nesil liderleri son birkaç sene içerisinde bu platformda etkin roller almanın önemini daha iyi kavramaya başladılar, ve Davos toplanılarına daha geniş bir katılım sağlanmaya başlandı. Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF), bu seneki toplantısı 23-27 Ocak’ta gerçekleştirilecek. Bu yılki toplantıların Türkiye için ayrı bir önemi var. Türkiye ve Fransa, “değişen güç dengeleri içinde öne çıkan ülkeler arasında yer aldıkları” için Davos’ta gala gecesinde ev sahipliği yapacaklar. Davos toplantılarında gala gecesine ev sahipliği yapan ülkeler geleneksel olarak geceye damgasını vuracak bir etkinlik planlarlar. Türkiye’nin de akıllarda kalacak bir etkinlik sergilemesi için çalışılıyor ve gala gecesinde “360 Derece Türkiye” sloganı ile Türkiye tanıtılacak.

Ancak, önemli olan sadece Türkiye’yi tanıtmak değil, dünyanın daha iyi yaşanacak bir yer olabilmesi için yapılacak çalışmalara düzenli ve sürekli olarak katkıda bulunmaktır. Türk iş dünyası, akademik dünya ve kamu sektörü temsilcileri dünyanın önde gelen düşünce kuruluşlarının, sanat ve spor organizasyonlarını üstlenen kurumların, iş ve çalışma hayatını temsil eden sivil toplum kuruluşlarının yönetiminde ve faaliyetlerinde düzenli olarak yer alan ve bunlara maddi ve manevi katkıda bulunan Türklerin sayısını ve etkinliğini artırmayı öncelik haline getirmeli. Belli bir koordinasyon çerçevesinde yetkinlik düzeyi yüksek vatandaşlarımızın bu yaklaşıma yönlendirilmesi ülkemizin AB ile ve dünya ile ilişkilerinin sağlıklı olarak gelişmesine önemli katkı sağlayacaktır.

Küreselleşme ve Türkiye

İnsanoğlu yaşam mücadelesinde önceleri küçük takımlar kurarak avlanma ve korunma ihtiyaçlarını karşılarken, zaman içerisinde küçük yerleşim birimleri, daha sonraları şehirler ve ülkeler kurarak paylaşım ve uzmanlaşmanın etkilerinden faydalanarak yaşam ile ilgili riskleri azaltmaya, refah düzeyini geliştirmeye çalıştı. Günümüzde özellikle iletişim ve ulaşım teknolojilerindeki gelişmeler dünyanın dört bir yanındaki insanlar arasındaki etkileşimlerin artmasına, bir başka ifade ile küreselleşmeye neden oluyor.

Küreselleşme kendisini çok farklı boyutlarda ortaya koyuyor: fikirler, sorumluluklar, finansal kaynaklar, ürün ve hizmetler, yaşam mekanları, kültür ve sanat gibi. Bu nedenle, küreselleşme ve Türkiye konusunu ele alırken bu farklı boyutlara ülkemizin nasıl konumlandığını değerlendirmeliyiz. Yine her boyutta değerlendirmemiz gereken üç gelişim aşaması var: düşünce, söylem ve eylem.

Eskiden insanlar fikirleriyle sadece karşılıklı olarak görüşebildikleri insanları etkileyebilirken, günümüzde dünyanın bir köşesinde oluşturulan fikirin dünyanın her köşesine yayılması an meselesi olabiliyor. Nitekim matbaanın bulunması nasıl, birçok düşünsel devrime neden olduysa, internet de dünyayı küçülten bir işlev görüyor. Elbetteki iletişimin bu kadar kolaylaştığı bir dönemde farklı kısıtlar önümüze çıkıyor. Örneğin fikirlerin yayılmasında en önemli kısıt insanların zamanı olmaya başlıyor. Bu nedenle, sadece fikri üretmek değil, aynı zamanda dünyanın farklı bölgelerindeki insanların ilgisini çekecek şekilde sunabilmek de önem kazanıyor.

Konuyu Türkiye açısından ele alırsak, hem içerik geliştirme, hem de bunu dünyanın ilgisini çekecek şekilde sunabilmek açısından daha almamız gereken çok yol var. Bugün Orhan Pamuk gibi birkaç yazarımız ve yurt dışında yaşayan birkaç bilim adamımız dışında dünya bilim ve düşünce hayatına çok katkı yaptığımız söylemek güçtür. Düşünceleriyle kitleleri etkileme becerisini göstermeyi hedefleyen bir Türkiye’nin eğitim sisteminden, bilgi üretmeye verdiği toplumsal değeri artırmaya kadar önemli gelişmeler göstermesi gerekiyor.

Örneğin, bugün Türkiye’nin dünyada karşılaştığı sorunlardan birisi olan ve “sözde Ermeni soykırımı” ifadesi bile aslında “Ermeni diasporasının iletişim başarısının bir örneğidir. Çünkü, Türkiye’nin resmi söylemi bile Ermeni’lerin kullandığı kavramın başına “sözde” kelimesi koyarak kullanmakta ve olayların zihinlerde bu kavram ile yer edinmesine destek olmaktadır. Oysa, konunun dünyanın her yerinde “Ermeni ithamları” şeklinde ifade edilmesini sağlayabilsek, kendi tezlerimiz açısından çok daha başarılı olmuş oluruz.

Küreselleşmeyi sorumluluklar bazında ele aldığımızda artık insanların nerede yaşarlarsa yaşasınlar karşılıklı bağımlılıklarının arttığını gözlemliyoruz. Dünya’nın bir bölgesindeki aşırı enerji kullanımı, küresel ısınma nedeniyle bir başka bölgesinde sellere yol açabiliyor. Afrika’da olduğu için önem verilmeyen bir hastalık, Amerika’da korkulu bir salgın haline gelebiliyor. “Bana dokunmayan yılan, bin yaşasın” anlayışı ile desteklenen bir terörist, zaman geliyor destekçisini vurabiliyor. Farklı inanç ve düşüncede olanların ezilmesi ve dışlanması, küresel barışı tehdit eden tepkilere yol açabiliyor. Bu gibi sorunların çözümü; uzayın ve okyanusların zenginliklerinin insanlık için kullanılması, insanlığın uzlaşı içinde birlikte hareket etmesiyle sağlanabilir. Dolayısıyla, günlük hayatımızı ilgilendiren konular küresel bir nitelik kazandıkça, yönetim sistemlerimiz ve bakış açımız da küresel bir boyut kazanmalı.

Bu nedenle, dünyada daha saygın bir yer edinmek isteyen bir Türkiye, sadece kendi sorunlarına değil, aynı zamanda dünyanın sorunlarına da çözüm üretmeye öncelik vermelidir. Özellikle, Bosna, Afganistan ve Somali gibi yerlerde barışın korunmasına verilen destekler Türkiye’nin uluslararası saygınlığını artırıyor. Ancak, ülkemizdeki sivil toplum kuruluşlarının dünyadaki bazı trendlere öncülük etmesi, bilimsel çalışmalarımızın ve gerek şirketlerimizin, gerekse devletimizin uygulamalarının da dünya sorunlarını çözmeye odaklanması hem ölçek ekonomilerini yakalayabilmek, hem de küreselleşmede daha etkin bir oyuncu olabilmek açısından önem taşıyor.

Türkiye özellikle finansal kaynakların akışkanlığı açsından her geçen gün küreselleşiyor. Örneğin, daha üç yıl öncesine kadar senede 2 milyar dolardan daha az doğrudan yabancı sermaye yatırımı çekebilen Türkiye, 2005’te 10 milyar, 2006’da 20 milyar, 2007’de 30 milyar dolar sermaye için cazibe merkezi haline gelmeye başladı. Benzer şekilde artık ülkemizde şirketlerin de yurt dışı yatırımlarının ve şirket alımlarının yoğun bir şekilde artmaya başladığını gözlemliyoruz. Dış ticaret hacimlerimizdeki gelişmelerin senelerdir GSMH gelişiminden çok daha hızlı artıyor olması, Türkiye’nin dünya ekonomisi ile entegrasyonun da geliştiğinin bir göstergesidir.

Ülkemize gelen turist sayısındaki artışlar ve ülkemizde yerleşmeyi seçen yabancıların sayısındaki artışlar, Türkiye’nin yaşam mekanı olarak cazip bir yer olmaya başladığının bir göstergesidir. Ancak, dünya kültür ve sanat alemine katkı yapan, dünyanın her yerinde adı geçen insanımızın sayısı son derece sınırlı. Bu anlamda Tarkan gibi ciddi çıkış yapan bazı sanatçılarımızn da bu konuda sürdürülebilirliği sağlayamamaları, Türkiye’nin etkinliğini sınırlandırıyor.

Ekonomik gelişmemizi hızlandırmak ve kalıcı hale getirebilmek için, ülkemizde yönetim kalitesini geliştirmeyi ve Türkiye’den de dünya markaları çıkarmayı başarmalıyız. Bu konuyu sadece şirketlerimizin bir faaliyeti olarak değil, aynı zamanda bilim, sanat ve spor camizmızın önceliği haline getirmeliyiz. Çünkü, Türkiye’yi dünya markası haline getirmek refah düzeyimizin artmasını sağlayacaktır.

Küreselleşen dünyada daha etkili bir Türkiye’ye kavuşabilmek için önde gelen düşünce kuruluşlarının, sanat ve spor organizasyonlarını üstlenen kurumların, iş ve çalışma hayatını temsil eden sivil toplum kuruluşlarının yönetiminde ve faaliyetlerinde düzenli olarak yer alan ve bunlara maddi ve manevi katkıda bulunan Türklerin sayısını ve etkinliğini artırmalıyız. Belli bir koordinasyon çerçevesinde yetkinlik düzeyi yüksek vatandaşlarımızın bu yaklaşıma yönlendirilmesi dünya ile ilişkilerimizin sağlıklı olarak gelişmesine önemli katkı sağlayacaktır.

Sürdürülebilir bir gelişim ve dünya barışı için kararlarımızın başkalarına olan etkilerini göz önüne alarak hareket etmemiz gerekir. İyi yönetim öncelikle, kişinin kendini iyi yönetmesidir. Kendisi için istediğini, diğerleri için de isteyebilme olgunluğuna erişebilmesidir. Bu nedenle, ilgi ve bilgi düzeyimizi geliştirirken odağımızı sadece yakın çevremizle sınırlı tutmamalı, her boyutta küreselleşen dünya ile ilgilenip, sorumluluk üstlenip çözümler üretmeye ve bu çözümleri tüm dünyada pazarlayabilmeye, dünyadaki zihin payımızı artırmaya odaklanmalıyız.

Yaşlılık Yönetimi Politika Önerileri

Demografik gelişmeler en kolay tahmin edilebilen trendler arasında olmasına rağmen, politika oluşturma sürecinde yeteri kadar değerlendirilmiyor. 2050 yılına geldiğimizde dünyada 60 yaşın üzerindeki nüfus, 15 yaşın altındakilerden çok olacak. Dünya yaşlanıyor ve bugünden yaşlı insanların arttığı bir dünya için hazırlık yapmazsak, bu konu önemli bir sorun olarak karşımıza çıkacak.

Yaşlanan bir dünya nüfusu özellikle dünyanın ekonomik olarak daha az gelişmiş bölgelerinde ekonomik bir sorun olarak da karşımıza çıkacak. Çalışma hayatları boyunca yeterince tasarruf sağlayamamış olan bir toplumda yaşlılığın finansmanı önem kaznıyor. Dünyada günde bir doların altında bir gelir ile yaşayanların üçte ikisi bu tip ülkelerde yaşıyor. Bu ülkelerde yeterli bir sosyal güvenlik sistemi yok. Bu nedenle yaşlıların yaşam kalitesi aile bağlarının gücüne bağlı. Aile onların tek sosyal güvenlik sistemini oluşturuyor. Bu konuda yapılan çalışmalar özellikle erkeklerin yaşlandıkça sosyal çevrelerinin daraldığını ve aileye olan bağımlılığın arttığını gösteriyor. Ailelerin yaşlı bakımı konusunda teşvik edilmesi, yaşlı bir toplumla başedebilmenin en etkin araçlarından birisini oluşturuyor. Üstelik, bu konuda eğitilen aile bireyleri sdece kendi ailelerindeki yaşlılara bakabilmek açsından değil, aynı zamanda ekonomik bir faaliyet olarak gelir düzeyini artırabilmek açsından da fayda sağlayabiliyor.

Yaşlılıkta kaliteli yaşam sürebilmenin en önemli araçlarından birisi verimli olarak çalışabiliyor olmak. Bu nedenle, özellikle mecburi emeklilik yaşı uygulamalarının değişen demografik trendlere uyarlanması ve yaşlılara iş bulmada fırsat eşitliği sağlayan politikaların uygulanması önem kazanıyor. Yaşlıların çalışma hayatına katılım sürelerini uzatabilmek için onların eğitiminin güncellenmesi de gerekiyor. Bu nedenle, yaşlanan bir dünyada sadece gençlere değil, ileriki yaşlardaki insanlara da sürekli eğitim sağlayabilmek üzere politikalar geliştirmek gerekiyor.

Ayrıca, yaşlılık dönemini de kapsayacak daha uzun çalışma süreleri sağlayabilmek için bir çok konuda değişim gerekiyor. İşverenlerin yaşı nedeniyle belki enerji seviyesi daha düşük, ancak bilgi düzeyi yüksek kişilerden faydalanabilecek şekilde yeni işler oluşturmaları gerekiyor. Belki daha az çalışma saatlerinden oluşan işler oluşturmak gerekiyor.

Yaşlıların çalışabilmeleri sadece ekonomik nedenlerle değil, yaşama bağlanabilme açısından da önemli. Bu nedenle, gönüllü kuruluşlarda görevler üstlenebilecek yetkinlikler kazandırılması onların aşam kalitesini artıran bir unsur oluyor. İnsanlar faydalı olduklarını hissettikçe yaşama bağlanıyorlar ve daha kaliteli bir yaşam sürebiliyorlar.

Yaşlılıkta sağlıklı bir yaşam sürdürebilmek, sadece sağlık sorunlarını çöebilmeye değil, aynı zamanda onları önleyebilmeye de bağlı. Bu nedenle daha sağlıklı bir toplum için önleyici hekimliğe ağırlık verilmesi gerekiyor. İnsan alışkanlıklarının eseridir. Bu nedenle, sağlıklı yemek yemek, düzenli spor yapmak, sigara gibi zararlılardan uzak durmak, aşı ve düzenli sağlık kontrolleri gibi koruyucu önlemleri almak alışkanlıklarının toplumda yaygınlaşması için bilgi sunumu ve teşvik mekanizmalarının geliştirilmesi daha sağlıklı bir toplum için gerekli politikalar arasında sayılabilir.

Yaşlıların yaşam alanlarında alış veriş, eğlence, sosyal aktivite gibi gereksinimlere kolay ulaşabilecekleri altyapı sistemlerinin kurgulanması ve kamu yatırımlarının bu anlayış ile gerçekleştirilmesi yaşlılıkta daha kaliteli bir yaşam süren bir topluma ulaşabilmeye destek olur.

Özetle, kamu yatırımlarından, finansman sistemlerimize; sosyal yapıdan, günlük alışkanlıklarımıza kadar farklı yaklaşımları teşvik etmek ve desteklemek yaşlanan dünyada yaşam kalitesini geliştirebilmek için şimdiden üzerinde çalışılması gereken politika alanlarıdır.

Türkiye’nin Seçimi

Önümüzdeki seçimlerde hangi parti veya partiler iktidara gelirse gelsin, iktidarın üç konuda nasıl hareket edeceği yaşam kalitemizi belirleyecektir: (i) kamu yönetimindeki atamaların nasıl yapılacağı, (ii) Türkiye’nin uluslararası arenada konumlandırılmasına ilişkin nasıl bir vizyon ile hareket edileceği, ve (iii) kaynakların verimli, etkin ve şeffaflıkla kullanılmasını sağlamak üzere yönetişim kalitesinin artırmak üzere nasıl bir yaklaşım sergileneceği.

Ülkemizin gelişmesinin önündeki en önemli engeller, zihinlerdeki engeller. Bu nedenle, öncelikle seçimlerimizi hangi kriterlere göre yaptığımızı sorgulamalıyız.

Yönetim pozisyonları için bireysel ve/veya kollektif olarak yaptığımız seçimlerde kullandığımız kriterler, önemli ölçüde toplumsal başarıyı etkiliyor. Bu seçimlerimizde önceliği kendimize yakın hissettiklerimize mi veriyoruz? Yoksa o işi en iyi yapacak olanlara mı? Bizim için bir işe akrabalarımızı, hemşerilerimizi, partililerimizi, ırkdaşlarımızı, dindaşlarımızı veya arkadaşlarımızı yerleştirmek mi önemli? Yoksa, o işi yapmakta en ehil olanları mı?

Bir toplumda seçimler ya da atamalar, genellikle “bizden biri” mantığı ile yapılıyorsa, yönetim pozisyonlarına gelenler de kurumların misyonlarını en iyi şekilde yerine getirmekle değil, yalnızca kendini seçenlere, atayanlara ya da onların çevrelerine hizmet etmeye uğraşacaklar demektir. Bunun sonucu ise kurumsal başarısızlık ve toplumsal güvenin yitirilmesidir. Şeffaflığın ve güvenin esas olmadığı toplumlarda ise “bizden biri olmak”, en önemli seçim kriteri olmaya devam eder!!

Nitekim, Osmanlı İmparatorluğu’nun başarılı ve uzun geçmişini açıklayan faktörlerden biri de Ermeni’sinden Arnavut’una kadar çeşitli etnik/dinsel kökenlerden “en iyi” olanları en üst pozisyonlara kadar getirme bilincidir. Benzer şekilde, bugün A.B.D.’nin başarı faktörlerinden biri de göçmen politikasını, “en iyi” olanları kendisine cezbetmek üzere kurmuş olmasıdır. Başarılı global şirketlerin de ırk, din farkı gözetmeksizin alanlarında “en iyi” olanlara daha geniş olanaklar tanıma politikaları, yüksek performanslarını etkileyen önemli faktörlerden biridir.

Dolayısıyla, bu hafta yapacağımız seçimlerde “bizden biri” mantığı ile değil, “ülkemiz için arzuladığımız geleceği en iyi şekilde gerçekleştirecekler” mantığı ile hareket edebilirsek, başarı ve toplumsal güven için çok önemli bir adım atmış oluruz.

Ülkemizin önemli hedeflerinden birinin AB üyesi olması konusunda geniş bir mutabakat olduğu gözüküyor. Bu konuda bazı AB liderlerinin davranışlarını sorgulamak ve bu konuda şikayetçi olmak istediğimiz noktaya gelebilmek için yeterli olmayacak. Hem bu hedefe ulaşabilmek, hem de AB içinde etkin bir konuma gelebilmek için aşmamız gereken bir başka zihinsel engel var.

İlişkilerimizde ne alacağımız kadar, ne verebileceğimize de odaklanmalıyız. AB takımının bir üyesi olma hedefi olan bir toplum olarak AB’nin sorunlarına çözüm üretme konusuna ne kadar odaklandığımızı sorgulamalıyız.

Gerek devlet, gerekse özel sektör ve sivil toplum örgütlerinin AB ile ilişkilerini değerlendirecek olursak, maalesef hem içe dönük bir anlayışla kendi beklentilerimizi ön plana çıkaran bir konumunda olduğumuzu kabul etmeliyiz.

Hangi kurumumuz, hangi şirketimiz, hangi sivil toplum örgütümüz Avrupa’nın dünyadaki konumunu iyileştirmek için fikir üretiyor, proje geliştiriyor, ve katkıda bulunuyor?!
AB’ne üye olmak isteyen bir toplumun zihinsel sınırları da ülke sınırlarını aşıp, en azından Avrupa sınırlarına dayanmalıdır. Dolayısıyla, sadece Türkiye’nin değil, Avrupa’nın ve hatta dünyanın sorunlarına da çareler üretecek bir konuma gelmemizi sağlayabilirsek, Türkiye AB’nin değerli bir üyesi olur. Üstelik, bu anlayış ile yapılacak çalışmalarda deneyim kazanan gençlerimiz, ileride AB’de liderlik pozisyonları için kendilerini de hazırlamış olurlar.

Toplumumuzdaki diğer bir zihinsel engel de tepedekilerin her şeyi daha iyi bildiği anlayışıdır. Bu anlayışı aşmak için siyaset ile vatandaş arasındaki ilişki temsili demokrasiden, katılımcı demokrasiye dönüşmelidir.

Uygulanmayan kararlar değer yaratmaz. Sahiplenilmeyen kararlar ise iyi uygulanamaz. Toplam kalite yönetimi felsefesinin en önemli faydalarından biri de kararların katılımcı anlayışla alınmasını ve dolayısı ile iyi uygulanmasını sağlamaktır. Bu, kuruluşlar için olduğu kadar, toplumlar için de geçerli.

Ulusal Kalite Hareketi ile çeşitli kamu kurumlarında başlatılan ve başarılı örnekler veren toplam kalite yönetimini bir devlet politikası haline dönüştürmek, ülkemizde iyi yönetişimin ve katılımcı demokrasi anlayışının yerleşmesine yardımcı olacaktır.

Dolayısıyla, yapacağımız seçimlerle devlet yönetiminde vatandaş odaklı ve katılımcı bir yönetim anlayışı olan toplam kalite yönetimi anlayışını hayata geçirecek olanlara öncelik verebilirsek, Türkiye yüksek yaşam kalitesiyle özdeşleşen bir ülke konumuna gelebilir.

Seçimlerde Aday Belirleme

Yaklaşan seçimlerde önümüzdeki dönemde ülkemizin yönetim kadrosunu belirlenecek. Bu seçimlerde oy kullanma oranlarının özellikle yüksek olması bekleniyor. Ancak, seçim öncesi kararsızların oranının çok yüksek olması dikkat çekiyor. Bu nedenle, partilerin vatandaşların önüne getirecekleri aday kadroları seçim sonuçları açısından her zamankinden daha belirleyici bir unsur olacak. Vatandaşa güven verecek kadroları adaylık listelerine kazandırabilen partiler önemli avantaj sağlayacaklar.

Gerek parti yönetimlerinin aday belirleme süreçlerinde, gerekse vatandaşların oy verme sürecinde dikkat edilmesi gereken önemli bir unsur var: Kendimize en yakın hissettiklerimizi değil, işi en iyi yapabilecek deneyim ve yetkinliklere sahip olanları tercih etmek.

Çünkü, bir toplumda seçimler ve atamalar genellikle “en iyileri” seçme mantığı ile değil, “bizden biri” mantığı ile yapılıyorsa, yönetim pozisyonlarına gelenler de o topluma en iyi şekilde hizmet etmekle değil, yalnızca kendilerini seçenlere, atayanlara ya da onların çevrelerine hizmet etmekle uğraşacaklar demektir. Böyle bir toplumda her seviyedeki yöneticiler, ellerindeki toplumsal imkanları toplumun genel çıkarları doğrultusunda kullanmak yerine, kendilerini bir üst düzeydeki pozisyona taşıyacaklarına inandıkları kişilerin çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışırlar. Kısacası, rüşvet toplumun dokusuna işler.

Bunun sonucu ise başarısızlık ve toplumsal güvenin yitirilmesidir. Şeffaflığın ve güvenin esas olmadığı toplumlarda ise “bizden biri olmak”, en önemli seçim kriteri olmaya devam eder. Bu kısır döngü, aynı zamanda insanların işlerini daha iyi yapabilmek için kendilerini geliştirmek yerine, kendilerine çevre edinmeye odaklanmalarına yol açar ve toplumsal gelişmeyi de engeller.

Osmanlı İmparatorluğu’nun başarılı ve uzun geçmişini açıklayan faktörlerden biri de kadar çeşitli etnik/dinsel kökenlerden “en iyi” olanları en üst pozisyonlara kadar getirme bilincidir.

Benzer şekilde, son döneme kadar A.B.D.’nin başarı faktörlerinden biri de göçmen politikasını, “en iyi” olanları cezbetmek üzere kurmuş olmasıdır. Başarılı global şirketlerin de ırk, din farkı gözetmeksizin alanlarında “en iyi” olanlara daha geniş olanaklar tanıma politikaları, yüksek performanslarını etkileyen en önemli faktörlerden biridir.

Doğru kadroları ve liderleri seçebilmek için öncelikle arzu edilen hedefin gerçekleştirilmesi için gerekli yetkinlikleri iyi tespit etmek gereklidir. Örneğin, kuruluş aşamasındaki bir ülke ile, gelişme aşamasını tamamlamış bir ülke için farklı özelliklere sahip liderlere ihtiyaç vardır. Dolayısyla, mesele sadece “en iyi”yi seçmek değil, aynı zamanda gerçekleştirilecek iş için “en iyi” seçimi yapmaktır.

Araştırmalar insanların “en iyi”nin seçiminde çoğu kez yanıldıklarını gösteriyor. Seçimlerde liderlik için gerekli özellikler yerine farklı özelliklere ağırlık verildiğini gösteriyor.

Örneğin, insanlar topluluk önünde iyi konuşma yapabilme yeteneğini gereğinden fazla önemsiyorlar. Halbuki, liderlik için toplum önünde iyi konuşma yeteneği kadar önemli bir başka konu da teke tek kalındığında karşısındakini ikna edebilme, kazanan koalisyonlar kurabilme yeteneğidir. Bu yetenekler toplum önünde konuşma kadar kolay izlenemediğinden gereği kadar önemsenmiyor.

İnsanların, liderlik ile belirgin bir ilişkisi olmayan yakışıklılık, güzellik ve uzun boyluluk gibi özelliklere de önem verdikleri gözleniyor!!

Uyumlu bir takım oyuncusu olmaya da gereğinden fazla önem veriliyor. Halbuki bir çok kez uyumluyu seçmek, esen rüzgarlarla fikir değiştiren veya uyum için çevresine güçsüz kişileri toplayan kişilerin liderlik konumuna gelmesini sağlıyor!

Problem çözme yetenekleri de liderlik ile gereğinden fazla bağdaştırılyor. Oysa, liderlik için geçmişin problemlerini çözme yeteneğinden çok, geleceğin fırsatlarını yakalama yeteneği daha önemlidir. Dolayısıyla, uzun vadeli stratejik düşünce yeteneği çok daha önemli bir yetkinliktir.

Lider seçiminde özellikle dikkat edilmesi gereken dört ana konu var: (i) Ahlak ve etik kurallarını sindirmiş olması, dürüstlüğü; (ii) Bilgiyi ve beklentileri etkin bir şekilde paylaşma ve ikna becerisi; (iii) Sağduyulu analiz ve stratejik düşünce yeteneği; (iv) Takım seçme, geliştirme ve motive etme yeteneği.

Bu özellikleri test etmek için lider adaylarının geçmişini sadece başarılarıyla ve başarızılıklarıyla değil, aynı zamanda davranış biçimleri açısından da irdelemek gerekir. Geçmişinde hiç hata yapmamış olanların, hiç iş de yapmamış olabileceği unutulmamalıdır.

Adayların dürüstlük açısından değerlendirilmesinde, bilgiyi yanıltıcı şekilde kullanıp kullanmadığına, gerektiğnde birlikte çalıştıklarının tanınmasına fırsat verip vermediğine, fikirlerinin arkasında durma gücüne bakmak faydalı olur.

Adayın iletişim ve ikna kabiliyeti için daha önce beraber çalıştığı kişilerin saygısını ve güvenini kazanıp kazanmadığına bakmak gereklidir. Mesajlarını dinleyici kitlesine göre uyarlama yeteneği de izlenmelidir.

Lider adayının çevresindeki gelişmeleri, trendleri okuyabilme, bunları analiz ederek stratejik düşünme yeteneği, ve belirsizlikte kararsız kalmama becerisi de denemiş olmalıdır.

Lider adayının kendisinden daha yetenekli insanlarla çalışabilme becerisi, takım içindeki farklılıkları yönetebilme yeteneği, belli sorumlulukları delege edebilme ve denetleme becerisi, çevresindekilerin gelişmeleri için yatırım yapma ve örnek olarak öğretme yetenekleri de test edilmiş olmalıdır.

Demokratik seçimlerle yönetim pozisyonlarına getirdiklerimizde aradığımız en önemli özellik onların yetenekleri olmalı. Bizden farklı olanların getirebileceği zenginlikleri kavrayabildiğimizde ve seçimlerimizde yetkinliği temel aldığımızda, toplumsal başarı için önemli bir adım atmış olacağız.

Bu nedenle gerek lider, gerekse yönetim kadrolarının seçiminde kriterimiz “bizden biri” olma veya “hoş ve cazip” görünme değil, “misyonu ve stratejik hedefleri en iyi şekilde gerçekleştirecek kişi” olmalı.

Türkiye’den Otomotiv Devrimi

Otomotiv sektörü dünyanın en önemli ve en büyük sektörleri arasında yer alıyor. Dünyada her sene 50 milyon araç üretiliyor. Bu araçların enerji ihtiyacını karşılayan petrol şirketleri ve araçların bir yerden diğerine ulaşmasını sağlayan yol ve köprü inşaatı yapan şirketler dünya devleri arasında yer alıyor. Son yirmi yılda ortalama televizyon fiyatı yarıya düşerken, ortalama otomobil fiyatı dört misli arttı. İnsanlar uyanık saatlerinin yaklaşık %10’unu bu taşıma araçlarında geçiriyorlar. Trafik kazalarında hayatlarını kaybedenler, savaşlarda hayatlarını kaybedenleri aşıyor. Küresel ısınmanın temeli olan gazların üretiminin yarıdan fazlasını otomotiv sektörü üretiyor.

Peter Drucker tarafından endüstrilerin endüstrisi olarak adlandırılan otomotiv endüstrisi hem kapsam alanı, hem de getirdiği yönetimsel yeniliklerle birçok başka endüstrinin de gelişmesine önemli katkılar sağlıyor. Örneğin, Henry Ford’un Model T otomobilinin üretiminde kullandığı üretim hattı yöntemi ve pazarlama yöntemleri ve daha sonraları Toyota’nın geliştirdiği toplam kalite yönetimi ve yalın üretim yöntemleri birçok endüstri için devrim yaratan uygulamalar olmuştur.

Son senelerde Türkiye’de de otomotiv sektörü ihracat şampiyonu olmakla kalmamış, aynı zamanda kalite açısından hem Ford, hem de Toyota tarafından en iyi uygulamalara örnek gösterilmiş ve ödüller kazanmıştır. Ford fabrikasının Türk müdürü, adı kalite ile özdeşleşen Almanya’da üç fabrikanın başına geçmiştir. Türkiye sadece üretim kalitesiyle değil, tasarım açısından da önemli aşamalar kaydetmektedir. Ford’un hafif ticari araç tasarım bölümü Türkiye’de yer almaktadır ve bir Türk otomotivde dünya devleri arasında yer alan Volkswagen’in baş tasarımcılığına kadar yükselmiştir. Türkiye dünyada en çok farklı marka için üretim yapılan bir ülke konumuna gelmektedir.

Böylesine önemli bir sektörün aslında müşteri açısından bakıldığında trafikte geçirilen zaman, çevre kirliliği, enerji maliyetleri, altyapı maliyetleri ve otomobil edinmenin yüksek maliyeti gibi önemli sorunları da vardır. Bu sorunları aşabilecek farklılıklar yaratılabilmesi ve tüm dünyaya örnek çözümler üretilmesi büyük katma değer yaratmanın da temeli olabilir.

Bugün ülkelerin ekonomik gelişimini sağlayan en önemli faktörlerden birisi özellikle şehirlerde odaklanan beyin gücünün verimli çalışmasıdır. Hizmet sektörünün önemi tüm ülkelerde hızla artmaktadır. Oysa, üretimde verimliliği sağlamak için fabrikalarda malzeme akışkanlığını artırmak üzere önemli yatırımlar yapılmasına karşın, şehirlerde bu değerli kaynak olan insanların akışkanlığı trafik nedeniyle her geçen gün azalmaktadır. Bu da ülke ekonomilerinin gelişimi açısından önemli bir sınırlama getirmektedir. Yollarda geçirdiğimiz zamanın yarısını çalışmak için kullanabilsek çok önemli verimlilik artışları sağlayabiliriz. Aynı zamanda hayatımızdaki stres oranın, trafikte kaza olasılığının ve enerji tüketiminin azalması yaşamımızdaki sağlık düzeyini de olumlu etkileyecektir.

Maalesef şehirlerdeki yolların gelişim hızı otomobil sayısındaki artışı yakalayamıyor. Peki o zaman aynı yollardan daha fazla trafik akışı nasıl sağlanabilir? Otomobil tasarımında farklılık yaratarak!

Çevremizdeki otomobilleri izleyecek olursak bu otomobilllerin en az beş kişilik kapasiteye sahip olmasına karşın, büyük bir çoğunluğunun kullanıldıkları zamanın çok önemli kısmında (yaklaşık %90’ında) bir, bilemediniz iki kişiyi aşmayan bir kullanıma sahip olduklarını görürüz. Bu nedenle, aslında otomobillerin en az yarısı boş olarak son derece sınırlı olan yol altyapısını işgal ediyor!! Bu sırada dünyada savaşlara neden olan, küresel ısınmaya olumsuz katkıda bulunan petrol kullanımı da lüzümsuz bir şekilde artıyor!! Ayrıca, otomobillerin kullanılmayan yarısının üretimi için harcanan çelik, enerji, emek gibi maliyetler de göz önüne alındığında, kıt kaynaklar dünyasında otomobillerin mevcut tasarımları ile ne kadar önemli bir verimsizlik kaynağı olduğu ortaya çıkar.

Otomobillerimizi genişliği bugünkünün yarısı kadar olacak sekilde, (hatta belki gerektiğinde iki tanesini yanyana getirerek bugünkü hale getirilecek şekilde) tasarlasak, kaç kişi iki otomobil birden alır? Bunlardan kaç tanesi her gün ikisini birden iş götürme çabasında olur? İki şeritli yollarımızı, dört şeritli yapsak ve şeritleri ikişer olarak kullananlardan daha yüksek vergi alsak acaba trafikteki akışkanlığımız ne kadar artar? Şehirlerimizdeki verimlilik ve ekonomik büyüme hızımız ne kadar artar? Dışa bağımlı olduğumuz petrol kullanımındaki verimliliğimiz ne kadar artar? Kaza ve stres seviyesindeki azalma nedeniyle, yaşam kalitemiz ne kadar artar?

Türkiye’de otomobil vergileri çok yüksek. Genişliği bugün için normal(!) olarak nitelendirilen otomobillerin yarısı kadar olacak otomobiller için vergileri çok önemli ölçüde azaltırsak, bu çok daha verimli olabilecek bir tasarımın gelişmesine ve Türkiye’de hızla bir pazar bulup büyüyerek dünya için yeni bir otomotiv devrimi gerçekleştirilmesine katkıda bulanamaz mı?

Neden olmasın?

Ekonomik Öncelikler

Seçim senesine girdiğimiz 2007 yılında siyasi partiler ekonomi politikalarını gözden geçiriyorlar. Bu konuda yapılan çalışmaların iyi niyetli girişimler olarak kalmaması için öncelik belirlenmesi gerekiyor. Çünkü sınırlı kaynaklar iyi niyetli tüm politikaların birden uygulanmasına fırsat tanımıyor.

Türkiye’nin en önemli sorunu istihdam sorunudur. Resmi işsizlik istatistikleri iş bulma ümidini kaybetmiş olanları değerlendirmeye almıyor. İşsizlik istatistikleri, büyük ölçüde genç yaşta emekli olup da çalışmayanlarla, ‘‘eksik istihdam’’ olarak tanımlanan fakat ‘‘çalışıyor’’ olarak kabul edilen çalışabilir kişileri de kapsamamaktadır. Bu nedenle, asıl takip edilmesi gereken istatistik kadın-erkek ayırımı yapmadan 18-60 yaş arasındaki nüfusun ne kadarının kayıtlı olarak tam zamanlı çalışmakta olduğudur. Bu açıdan bakıldığında ülkemizde dile getirilenden çok daha yüksek bir işsizlik sorunu olduğu açıkça ortaya çıkacaktır.

İstihdamı engelleyen en önemli unsurlurdan biri vergi mevzuatıdır. Çalışanlar için kaynağında alınan vergiler, “Gelir Vergisi” olmaktan çıkıp “İstihdam Vergisi” haline gelmiştir. Türkiye’de üretimde çalışan bir işçinin ücreti üzerindeki vergi yükü %26 civarındadır. Sosyal güvenlik primleri ile birlikte değerlendirildiğinde, kalifiye beyaz yakalı personelde bu oran %50’yi aşmaktadır. Türkiye, OECD ülkeleri içinde işçi ücretlerini bu denli vergilendiren sayılı ülkelerden biri konumundadır. Sonuç, kaçakların artması ve istihdamdan tasarruftur.

İşsizliğin azaltılması için yalnızca ekonominin büyümesini beklemek yeterli olmayacaktır. Dolayısıyla, makro hedeflerden ödün vermeksizin vergi mevzuatını değiştirmenin güçlüğü de göz önüne alınarak, en azından belirlenecek bir tarihten sonra sağlanan ek istihdamın üzerindeki vergi yükü önemli ölçüde azaltılmalıdır.
.
Ayrıca, ekonomi yönetiminde üzerinde durulması gerekli konular şu şekilde özetlenebilir:

a) Sadece mevcut işlerin büyümesi yeterli olmayacaktır, yeni şirket kuruluşlarının ve girişimciliğin teşvik edilmesi gereklidir.
b) Sanayinin üretim maliyetlerini düşürecek önlemler alınmalıdır.
i. Finansman maliyetleri (İstikrarlı hükümet ve ekonomi yönetimi – ülke riski)
ii. Enerji maliyetleri
iii. İletişim maliyetleri
iv. Ulaşım maliyetleri
c) Uzun vadeli finansman kaynağı yaratmak için sermaye piyasalarının gelişmesi sağlanmalıdır.
i. Hisse ve şirket tahvili ihracı için teşvik ve uygun ortam
ii. Bireysel emekliliğe hızlı ve büyük hacimle geçilmesi
d) Kısa vadeli finansmanın maliyeti çok yüksektir, finansman maliyetlerini düşürücü değişimlere öncelik verilmelidir.
i. Bankaların daha ucuz kredi vermesini sağlayıcı (munzam karşılıkta azalma gibi)
ii. Bankaların daha çok kredi vermesini sağlayıcı (kısa vadeli kamu borçlanmasını azaltmak gibi)
iii. Şirket finansman bonosu piyasasının yaratılması (commercial paper)
e) Devletin sanayi teşvik politikası seçici olmalıdır.
i. Stratejik önemde sektörlere teşvik (yazılım, donanım, eğitim, vb)
ii. Tüm sektörleri besleyen sektörlere teşvik (finans, enerji, iletişim, yazılım, donanım, nakliyat, lojistik)
iii. Uluslararası marka yaratımına destek için teşvik (global ölçekte üretim kapasitesine sahip, ancak henüz global marka oluşturamamış şirketler)
iv. Katma değeri yüksek bilgi ve teknoloji üretimini destek için teşvik (belli konularda dünyanın en iyi yüz bilim adamından en az beşini ülkemize cezbedecek yatırımlar, uluslararası patent alınması gibi)

Türkiye ekonomisi tarihinin hiçbir döneminde istihdam ile makro dengeler arasındaki çelişkileri bu denli yoğun yaşamamıştı. Bugün için kurulmuş görünen denge, yukarıda belirtilen tedbirlerle daha hızlı istihdam artışını sağlayacak yönde değişmez ise programın sürdürülebilirliğinin tehlikeye düşebileceği unutulmamalıdır.

Ermeni Meselesi

Her 24 Nisan’da Ermeni meselesi birçok ülkede siyasi gündeme giriyor. Ermeni meselesi konusunda maalesef birçok kişi yeterince bilgi sahibi değil. Oysa, bu konuda dünya kamuoyunda sesimizi duyurabilmek için sadece bilgi düzeyimizi artırmakla kalmamalı, aynı zamanda bu bilgileri hedef kitlelerimiz için cazip olacak şekilde sunmak üzere içerik geliştirmeye öncelik vermeliyiz.

“Bu konuyu tarihçilere bırakalım” tezi her ne kadar bilimsel açıdan doğru gözükse de aslında bu pasifist yaklaşım Türkiye’nin zarar görmesine neden oluyor. Örneğin, bu konuda dünyada Ermeni diasporasının tezlerini yansıtan 20.000’i aşkın kitap yayınlanmışken, Türk tezini yansıtan kitapların sayısının neredeyse bu sayının binde biri civarında seyrediyor!!! Üstelik bunlar arasında yabancı dilde sinemaya, tiyatroya, müziğe uyarlanmış olanların neredeyse hiç bulunmuyor!!! Daha da önemlisi başka konuları işleyen kitaplar içinde yer alan anektodların göreceli olarak çok daha az olması dünya kamuoyunu etkileyebilmek açısından ne kadar geri kalındığının birer göstergesidir. Türk tezleri konusunda uluslararası camiada en çok sesini duyurma çabası içinde olan ve bu konuda içerik geliştirmeye ciddi şekilde gayret eden Sayın Gündüz Aktan’a da teşekkür ederek bu konuda edindiğim bilgileri paylaşmak isterim.

İnsanlık tarihi trajedilerle doludur. Türk ve Ermeni tarihleri de istisna değildir. 1915-16 arasında gerçekleşenlerin gerçek bir trajedi olduğu yadsınamaz. Bu dönemde birçok Ermeni ve Türk’ün trajik şekilde hayatlarını kaybettikleri konusunda Türk ve Ermeni tezleri arasında bir farklılık yoktur. Fark, Ermenilerin bu olayları “soykırım” olarak konumlandırmaya çalışması, bizim de “sözde soykırım” iddiasının atalarımız için, bilimsel kanıta dayanmayan, haksız bir suçlama olduğuna inanmamızdadır. Dolayısı ile konu 1915-16 olaylarının nasıl tanımlandığı, konumlandığı ile ilgilidir.

Birçok batı ülkesinde yaşayan Ermeniler “soykırım” sözcüğünü ilk kez olaylardan yaklaşık 50 yıl sonra, 1948’deki Birleşmiş Milletler sözleşmesini imzaladıktan da 17 sene sonra kullanmaya başladılar. Hitler’in Yahudi soykırımı sonrasında BM Sözleşmesiyle resmen tanınan bu kavramın da desteği ile Yahudilerin sağladıkları, İsrail’in kurulması gibi, kazanımlar Ermenilerin de iştahını kabarttı.

Ermeniler, 1915-16 arasında Osmanlı-Rusya savaşlarının geçtiği yerlerden İmparatorluğun başka bölgelerine gönderilmelerini “deportation” (yurtlarından atılma) olarak ifadelendirmek istiyor, oysa bu ifade ülkeden atılma anlamına geliyor ve olayın gerçek tanımı “relocation” (başka yere yerleştirilme) olarak ifade edilmeli. “Relocation” soykırım demek değildir. Nitekim II. Dünya savaşında ABD’de yaşayan yaklaşık 112.000 Japon asıllı insan casusluk ve/veya sabotaj ‘potansiyeli’ nedeniyle ‘başka yere yerleştirilmiş’tir. Osmanlı’lar ise potansiyelin çok ötesinde, açıkça Ermeni asıllı vatandaşları tarafından ihanete uğramış ve bu nedenle ‘başka yere nakil’ uygulamasına başvurmak durumunda kalmıştır.

“Soykırım” büyük bir insanlık suçudur ve hukuken tanımlanmıştır. 1948’de imzalanan ve 1950’de yürürlüğe giren ‘Soykırımı önleme ve cezalandırma sözleşmesi’nin 2 maddesine göre soykırım insanlara millet, ırk, dini görüş veya etnik gruplara ait oldukları için uygulanabilir. Bu sözleşmede ‘politik gruplar’ özellikle dışarıda bırakılmıştır. Sebebi de gayet nettir: çünkü bağımsızlık, toprak elde etmek veya ideolojik kazanımlar elde etmek gibi politik amaçlar için mücadele edenlerin hayatlarını kaybetmeleri bu mücadeleri ile ilgili olup, ‘soykırım’ sayılmaz. 1914’te Rus Kumandanı Kont Varantzoff Dachkoff’un yaptığı, Osmanlı’larla savaşta kendileriyle birlikte hareket etmeleri halinde altı vilayeti kapsayan bir bağımsızlık, önerisini kabul eden Ermeniler, Osmanlı’ların Bakü petrol sahalarına ulaşmasını engelledikleri gibi, Enver Paşa’nın Sarıkamış’a girmesini 36 saat geciktirerek soğuk hava şartlarının da katkısıyla 30.000 askerini yitirmesine de sebep olmuştur. 1919 Paris Barış Konferansında Ermeni Delegasyonu Başkanı Boghos Nubar Paşa nüfusun %17’sini oluşturdukları Doğu Anadolu’nun dörtte birinde bağımsızlık ilan etmek istediklerini açık açık ifade etmiştir. Bölgede nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan Türkleri yoketmeksizin böyle bir kontrol sağlanamayacak olması Ermenilerin bu konudaki niyetlerini de açıkça ortaya koymaktadır. Amerikan Senatosunda bulunan raporlara göre 100.000 Ermeni savaşçısı I. Dünya Savaşı sırasında Türklere karşı resmen savaşta yer almıştır. Bu nedenle, Ermeniler hukuken ‘politik grup’ olarak nitelendirilmelidir ve 1915-16 olayları sadece Sözleşme tarihinden önce gerçekleşmiş olması nedeniyle değil, aynı zamanda nitelik olarak da Soykırım Sözleşmesine tabi olamaz.

Soykırım Sözleşmesinin 2. maddesine göre bir olayı soykırım olarak adlandırabilmek için bir grubu yok etme niyetinin açıkça ortaya konmuş olması gerekir. Tüm dünya araştırmacılarına da açık olan Türk arşivlerinde böylesi bir niyeti ortaya konan tek bir belge bulunmamanın yanısıra, başka yere nakletme süreci ile ilgili sorunlara ne kadar insancıl olarak yaklaşıldığını gösteren ve süreçte zarar görme olasılıklarını en aza indirme gayretlerini ortaya koyan birçok belge bulunmaktadır. Ayrıca, ‘başka yere nakledilme’ sadece Ruslarla işbirliği yapan Gregoriyen Ermenilere uygulanmış olup, Katolik ve Protestan Ermenilere ve İmparatorluğun başka yerlerinde ikamet eden Ermeniler bu uygulamanın dışında bırakılmıştır. Göç sırasında yeterli tedbirleri almadıkları gerekçesi ile Osmanlılar 500-600 görevliyi cezalandırmıştır. Niyeti soykırım olan bir devletten böyle bir uygulama beklenebilir mi?! Nitekim I. Dünya Savaşı sonrası tüm Osmanlı arşivlerine ulaşma yetkisine de sahip olan İngiltere, Ermenilere karşı savaş suçu ile itham edilen 144 kişiyi Malta’da yargılamak istemiş ancak 29 Temmuz 1921’de Başsavcı bu kişileri suçlayabilmek için yeterli ‘kanıt bulunamaması’ nedeniyle suçlamadan vazgeçmiştir.

Olaylar sırasında kaç kişinin hayatını kaybettiği ‘soykırım’ suçlaması açısından bir önem taşımamakla birlikte, kamuoyu açısından etkileyici olabilmektedir. Örneğin, Uluslararası Mahkemeler 1995’teki Srebrenitsa katliamında 8.000 Bosnalı erkeğin öldürülmesini ‘soykırım’ olarak nitelendirmiştir. 1915-16 yılları arasındaki kayıp sayıları konusunda da Türk ve Ermeni tezleri arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır. Ermeniler I. Dünya Savaşından önce Osmanlı topraklarında 2.5 milyon Ermeninin yaşadığını ve bunların 1.5 milyonunun hayatlarını kaybettiklerini iddia etmekteler. 1919 Paris Barış Konferansında Osmanlı topraklarında yaşayan Ermeni asıllı vatandaş sayısını 2.250 bin olarak belirtmişti, Fransızların Sarı Kitabı bu rakamı 1.555, Britannica ise 1.5 milyon olarak nitelendiriyor. Kurucu Başkanı da bir Ermeni olan (!) Osmanlı İstatistik Kurumu ise Ermeni asıllı vatandaş sayısını 1.3 milyon olarak belirliyor. Bu nedenle, Ermeni kayıpları iddia edilen 1.5 milyonun çok altında olmalıdır. 1921 yılına gelindiğinde ABD Dışişleri Bakanlığı İngiliz Konsolosluğu ve Far East Relief Society bilgilerine dayanarak Osmanlı topraklarında yaşayan Ermeni sayısını 1.2 milyon olarak belirliyor. Osmanlı istatistikleriyle birlikte temel olarak bu bilgi alınırsa Ermeni kayıplarının 100.000 olması, Fransız ve İngilizlerin o zamanki çalışmaları temel alınırsa da 300.000 civarında olması gerekiyor. Bu konuda daha detaylı çalışma gerektiği açıkça gözüküyor. Ayrıca, Paris Barış Konferansına katılan Ermeni Delegasyonu Başkan tarafından kayıplar için öne sürülen nedenler arasında özellikle salgınlar, yiyecek-içecek sıkıntısı, sağlık personeli yetersizliğinin gösterilmiş olması da dikkat çekicidir.

1912-13 yılları arasında Balkan Savaşlarında sivil Türk kayıplarının 1.4 milyon, Balkanlardan Anadolu’ya taşınanların 410.000 olduğu; 1914-18 arasında I. Dünya Savaşında ise yarısından çoğu Doğu’da olmak üzere 2.5 milyon sivil Türk’ün hayatını kaybettiği bir dönem olduğu akıllardan çıkmamalı. Arşivler Ermeni çetelerinin saldırılarında 523.000 Osmanlı vatandaşının öldürüldüğünü de ortaya koyuyor.

Elbetteki, insanlık açısından hangi gruba ait olursa olsun her insanın hayatı önemlidir ve her bir insan kaybı büyük bir kayıptır. Bir tarafın kayıpları, diğer tarafın kayıplarını hoş göstermez. Ermeni meselesi ile ilgili belgeler birçok trajik insan kaybının olduğunu, ancak ‘soykırım’ nitelemesini doğrulayacak sağlam temelli verilerin ne o dönemde, ne de bugün için bulunamadığını ortaya koymaktadır.

Birçok batı ülkesine yerleşen Ermeni Diasporası hukuken elde edemedikleri bir sonucu siyasi olarak elde etme çabasını senelerdir sürdürüyor. Ayrıca, ‘soykırım’ suçlamasını toplumlarını bir arada tutabilmenin aracı olarak da kullanıyorlar. Bu suçlama etrafında kendi kendini besleyen ekonomik bir sistem dahi kurulmuş. O günden bugüne yetiştirilen nesiller bu suçlamayı özümsedikleri kültürlerinin bir parçası olarak görüyorlar. Bu anlayışı yaymayı milli bir görev olarak görüyorlar. Batıda ticarette, akademik dünyada, medyada, kültür alanında başarılı ve saygı duyulan birçok Ermeni asıllı insan var. Bu insanlar maalesef içlerine yerleştirilmiş bu kini önemli yapıtlarına yansıtıyor ve bulundukları bölgelerdeki siyasi güçlerini bu konuda kamuoyu oluşturabilmek için kullanıyorlar.

Ermeni meselesinin dünya kamuoyunda doğru değerlendirilmesi için kine karşı kinle cevap vermek doğru olmayacaktır. Türkiye tezlerini bu insanları suçlayarak, kötüleyerek, onlara karşı düşmanca tavırlar alarak değil, olayların farklı boyutlarını daha sık ve daha etkin olarak dünya kamuoyuna aktaracak yaratıcılığı gösteren yapıtlar oluşturarak savunmalıdır. Senelerdir bu konuda gösterilen ataleti üstümüzden atmanın zamanı gelmiştir. ABD Kongresi’nin temel demokratik haklara aykırı olarak aldığı karar bizi yıkıcı, suçlayıcı değil, yapıcı ve yaratıcı bir anlayışa yönlendirmesi bu konuda bize yardımcı olabilir. Bu haksız ve savunulması güç kararın dünya kamuoyunda oluşturduğu duyarlılığı iyi kullanabilirsek dünya kamuoyunda senelerdir süregelen dezavantajı avantaja döndürebiliriz. Bu konuda içerik geliştirmek ve bunların iletişimini en yaygın şekilde gerçekleştirmek üzere başta sanatçılarımıza, tarihçilerimize, yazarlarımıza ama sadece onlarla sınırlı kalmamak üzere her birimize görev düşüyor.

Hangi Davranışı Teşvik Ediyoruz

Toplumsal olarak teşvik ettiğimiz davranışların sonuçlarına katlanmak durumundayız. Birçok konuda doğru davranışları teşvik etmediğimizin farkına bile varmıyoruz.

Örneğin, ücretini yaptığı işin yüzdesi olarak alan bir mimarın inşaatla ilgili olarak vereceği kararlarda ekonomik olmayı mı seçeceği, yoksa estetik konulara mı odaklanacağını sorgulamıyoruz. Oysa, insanların belki de en önemli yatırmlarından birisi konut yatırımları. Bu nedenle, konut yapımında maliyetleri etkileyen en önemli kişilerden birisi olan mimarları nasıl teşvik ettiğimiz, aslında toplumsal olarak kaynakları ne kadar etkin kullandığımızı önemli ölçüde etkileyebilir. Yine konut alımlarında temel faktörün satın alma fiyatı olması ve konutun yaşam süresince kullanım masrafları konusunda bir bilginin standart olarak sunulmaması, genellikle evlerin enerji tasarrufu açısından yeterli yatırımın yapılamadığı mekanlar olmasına yol açıyor. Özellikle enerji fiyatlarının ve enerjide dış bağımlılığının çok yüksek olduğu bir ülkede kaynaklarımızı yeterince etkin kullanmamış oluyoruz.

Bir başka örnek olarak kamu sektöründe çalışanları ele alabiliriz. Her yönetici gibi kamu sektöründeki yöneticiler de sınırlı bilgiye dayanarak ve bazı varsayımlar yaparak kararlar almak durumunda kalıyorlar. Ancak, özel sektördekinin tersine aldıkları kararların sonuçları bir bütün olarak değerlendirmeye alınmıyor. Bu kararlardan çok az sayıdaki bile doğru çıkmazsa kamu sektöründe bu sonuç nedeniyle cezalandırılma olasılığı yüksek oluyor. Benzer bir şekilde kamu sektöründeki yöneticilerin çalışanları başarı düzeyine göre değerlendireceğine güvenilmediği için, herkese aynı ücreti veriyoruz. Dolayısıyla başarıyı ödüllendiremiyoruz. Unutmayalım ki, başarıyı ödüllendirmeyen sistemler, başarısızlığı, iş yapmamayı ödüllendirmiş olurlar. Bu nedenle, kamu sektöründe en ufak bir riski bile almaktan çekinen davranışlar teşvik edilmiş oluyor.

Devlet ihalelerinde devleti koruma güdüsüyle tüm hakların devletten yana olmasını talep eden ihale belgelerinin de aslında bu davranışla devlete zarar verdiğni pek algılamıyoruz. Tüm hakların tek taraflı olarak devletten yana olduğu anlaşmaların aslında yolsuzluğa yol açabileceğini iyi anlamalıyız. Çünkü dengesiz bir şekilde devleti korumak aslında anlaşmaları yönetecek kişilere tedarikçiler üzerinde büyük yaptırım gücü veriyor. Bu nedenle, ihalelere giren tarafsız kişi veya kurumlar bu risk primini fiyatlara yansıttıklarından devlete yakın olan ve bu riski farklı algılayanlara göre rekabetçi olamıyorlar. Oysa, sadece karar merciine yakın olanların rekabetçi olabildiği ihalelerde kamu yararını korumak güçleşiyor. Örneğin, henüz projesi net olarak bitirilmemiş işlerin ihale edilmesi durumunda devlete yakın olan kişiler izin aşamasında sağlayacaklarını düşündükleri avantajlar nedeniyle genellikle ihalelerde ön plana çıkabiliyorlar. Bu durum aslında haksız rekabet ortamı yaratarak projenin en ekonomik olarak gerçekleşmesini engelleyebiliyor ve kamuya maliyeti artırabiliyor.

Her ne kadar her meslek grubunda ve her türlü anlaşmada etik kurallara uyanlar kadar uymayanların da olmasını normal karşılamak gerekiyorsa da, verilen sistematik teşviklerin istenmeyen davranışları artırabileceğini de göz ardı etmemeliyiz. Bu nedenle, teşvik mekanizamalarını kurarken, işveren ile taşeronun çıkarlarını uyumlu hale getirebilmek ve anlaşmalarda dengeli bir yaklaşım sergilemek kaynakları verimli kullanmak açısından önem taşıyor.

Özetle, teşvik edilen davranışı gösterenlerin sayısı artar.

Basketbolcular ve Toplumsal Eğitim

Dünya Basketbol Şampiyonasındaki Ulusal Takımımız yaklaşımıyla, elde ettiği sonuçlarla hepimize gurur verdi. Basketbol takımımızın özel davetle katılabildiği Dünya Şampiyonasındaki başarısı ülkemizde yaygın heyecan ve sevinç yaratıyor. Bu başarıyı getiren yönetim anlayışının doğru irdelenmesi ve örnek alınması başarının yaygınlaşmasına ve kalıcı olmasına yardımcı olacak.

Toplumsal öğrenme sınıflarda değil, toplumu ilgilendiren sansasyonel olaylarla gerçekleşir. Öncelikle, toplum olarak başarının tesadüfen elde edilmediğini, özellikle de kalıcı başarıların şansla yakalanmadığını iyi anlamalıyız. Türk Milli Takımının bu başarısı bir yönetim anlayışının sonucu. Bu yönetim anlayışını hayata geçirebilmek için aslında çok zor kararları alma cesaretini gösteren Milli Takımın koçunu ve onu destekleyen Federasyon yönetimini kutlamak gerekiyor. Bu yönetim anlayışının en önemli özelliği karşılıklı güven üzerine kurulmuş olması: yönetim kurulu, koç, ve oyuncuların birbirlerine duydukları güven; bir takım olarak başarıya kenetlenme duygusu, ve bu anlayışı aynı şekilde benimsediğini gösteremeyenlerden de vazgeçebilme cesareti, tutarlılığı.

Ünlü yönetim dehası Jack Welch bir şirketin başarısını sürdürülebilir kılmanın en önemli unsuru olarak doğru insan seçimleri yapabilmeyi gösteriyor. Bu nedenle dünyanın neresinde olursa olsun, yetenekleri araştırıp takımına kazandırmaya önem verilmesi salık veriyor. Bunun yanısıra bu konudaki yaklaşımında birinci önceliği kurumun değerlerine koşulsuz uyum olarak belirliyor. Bir başka ifade ile, kurum değerlerine uymayan kim olursa olsun, ne kadar başarılı olursa olsun o kurumda kalmamalı diyor. Bu söylemesi kolay ancak uygulaması güç bir ilke.

İşte, Tanjeviç bu ilkeyi, hem Türkiye’de çok tanınmasa da başarılı gençleri seçerek, hem de takımın en deneyimli oyuncularını dışarıda bırakarak, hayata geçirdi ve takımın geri kalanının gerçek bir takım olmasını sağladı. Böylelikle, takımın başarılı bir sonuca ulaşabilmek için uzun süre ve düzenli olarak hazırlık yapma disiplinine kavuşmasını sağladı. Çok genç bir ekibin, başarının tek bir müsabaka ile değil süreklilikle yakalanabileceği gerçeği, konusunda deneyim kazanmasını sağladı. Takım arkadaşlarının zayıf yönlerini kapatıp, güçlü yönlerinden faydalanma dürtüsünü geliştirmelerine yardımcı oldu. Oyuncularının sorumluluk alma, hızlı seçim yapabilme, karar verebilme, başkalarına güvenebilme yetkinliklerini geliştirdi. Takımına yenilgiyi kabullenmeme, sonuna kadar savaş verecek bir çalışma anlayışını kazandırdı. Belki de hepsinden önemlisi, basketbolcularımızın bir takım olarak işin içine beceri kadar kalplerini de koymalarını sağladı.

Birçoğumuz Basketbol Milli Takımımızın heyecan veren maçlarını izledik, oyundan ve sonuçtan keyif aldık. Bu takım sadece her bir oyuncusuna yaşam boyu unutulmayacak bir deneyim kazandırmadı, Japonya’da sahada yer almayan birçok basketbolcu gencimize de başarı için nasıl bir davranış gerektiği konusunda çok etkili bir ders oldu. Ancak, bu takımın gerçekleştirdiği başarıdan ders alanlar sadece basketbol camiasıyla sınırlı kalmamalı.

Toplum olarak sadece Basketbol Milli Takımımızın başarılarına sevinmekle kalmayıp, bu başarıyı getiren yönetim anlayışının kamu, özel ve gönüllü tüm kurumlarımızın yönetiminde kullanılmasını yaygınlaştırabilirsek, daha nice uluslararası başarıya sevinme fırsatını yakalayabiliriz.

İşsizlik Sendromundan Kurtulmak

Araştırmalar Türkiye’deki en önemli sorunun işsizlik olduğunu ortaya koyuyor. Bu nedenle girişimciler, siyasetçiler veya bilim adamları bu sorunun çözümüne katkı yapmaya odaklanmalı. İşsizlik sorununu çözebilmek üzere bireylere, şirketlere, ve devlete değişik roller düşüyor.

Öncelikle, konuyu bireyler olarak ele aldığımızda iş bulabilmek için uğraşlarımızın ağırlığını bize bu konuda yardımcı olabileceğini düşündüğümüz bir yakınımızı bulmaya değil, istediğimiz iş için gerekli olan yetkinliklerimizi geliştirmeye vermeliyiz. Çünkü toplumsal olarak iş bulmanın aracının yetkinlik düzeyi değil de, bir camiaya ait olma veya birisinin yakını olma kriterini benimsediğimizde aslında bir toplumsal kanserin oluşmasına yardımcı olmuş oluyoruz: her iş için “en iyileri” seçmediğimiz için o işlerin dünya ile rekabet edebilecek düzeyde gerçekletirilmesinden uzaklaştığımız gibi, aynı zamanda toplumdaki diğer bireylere de kendinizi geliştirmek yerine, dostluklarınızı geliştirin mesajını vermiş oluruz!!

Bireyler açısından ikinci önemli konu yetkinlik geliştirilecek alanların seçimidir. Maalesef, özellikle üniversite eğitimi ile meslek seçebilme fırsatları ülkemizde çok kısıtlı. Ancak, zihinsel olarak da bir çok genç meslek seçimi konusunda yeterli fikri hazılığı da yapmıyor. Genellikle ailelerinde veya toplumda o gün için gözde olan meslekleri seçme eğilimi, kendi yetenekleriyle uyumlu ve gelecek te iş bulma olasılıkları yüksek alanları seçme eğiliminden yüksek oluyor. İnsan hayatındaki en önemli iki seçim iş ve eş seçimidir. İnsan hayatının büyğk kısmını yaptığı bu seçimlerle yaşamak durumunda. Bu nedenle, öncelikle gençlerin kendi yetenekleri ve zevkleriyle uyumlu iş alanlarını iyi araştırmaları önem taşıyor. Hangi iş olursa olsun, sevilerek yapılan bir işte başarıyı yakalamak çok daha kolay oluyor. Ancak, gelecekteki iş fırsatlarının daha geniş olabileceği alanlar konusunda da araştırma yapmak önemli. Çünkü çalışabilen insan her çalıştığı gün aynı zamanda yetkinliklerini de geliştirdiği için daha değerli oluyor.

Gelecekteki iş potansiyellerini değerlendirirken sadece Türkiye’deki talebe değil, aynı zamanda çevremizde ve dünyadaki talebi de göz önüne almalıyız. Örneğin, yaşlanan Avrupa’nın en büyük ihtiyaçlarından birisi sağlık ve sosyal alanlarda çalışacak eleman olacak. Bu hizmetler sadece Avrupa’da değil, aynı zamanda iklimiyle, kültürüyle cazip bir ortam yaratabilecek olan Türkiye’de de önemli bir istihdam alanı oluyor. Örneğin, göz gibi çeşitli sağlık alanlarında Avrupa’lı hastaların akın, akın Türkiye’de ameliyat olmaya gelmeye başlamaları, bu konudaki istihdam olanaklarını da artırıyor.

Konu şirketler açısından ele alındığında, rekabetçiliği ve yenilikçilği geliştiren her adımın aslında istihdama da olumlu etki yaptığı söylenebilir. Şirketlerin sürdürülebilir katma değer yaratıyor olmaları sadece kendi şirketlerinde değil, aynı zamanda bu şirketlere hizmet sunan birçok farklı şirketin de istihdam potansiyeline olumlu yansıyor. Örneğin, Vestel’in Avrupa’nın en büyük elektronik üreticilerinden birisi haline gelmesi sadece Vestel’deki istihdamı değil, tüm yan sanayisinindeki istihdamı da etkiliyor. Bu nedenle özellikle sektörel kümeleşmelerin olduğu yörelerde kümelerin rekabet gücü istihdamı etkileyen en önemli unsur oluyor.

Ülkemizdeki en önemli çarpıklıklardan birisi de ülkenin en önemli sorununun istihdam sorunu olduğunun bilinmesine rağmen, Türkiye’nin istihdam üzerinde en yüksek vergi yükü olan ülkelerden birisi olmasıdır!! Bu nedenle, devletin istihdam üzerindeki vergi yükünü azaltması, özellikle katma değeri yüksek olan nitelikli işgücünün (tasarım, ar-ge, software gibi alanlarda faaliyet gösterenler) teşvik edilmesi hem istihdam, hem de rekabet gücü açısından faydalı olacaktır. Ülkemizde yerleşik şirketlerin girdi maliyetlerindeki iyileştirmeler (elektrik, belediye hizmetleri gibi) onların rekabet gücünü ve istihdam potansiyelini artırır.

Özetle, ülkemizin en önemli sorununa çözüm üretmek üzere herkese görevler düşüyor. Çözüm üretmek ise bakış açımızda değişiklikler yapmayı gerektiriyor.

Kur Mu? Yönetim Anlayışı Mı?

Türk Lirasının daha değerli hale gelmesi ve dünyada başka ülkelerin de üretim kapasitelerini hızla geliştirmeleri üreticilerimizi rekabet gücü açısından daha büyük atılımlar yapmaya zorluyor. Düşük enflasyon ortamında katma değerin öneminin artması, nitelikli üretime duyulan ihtiyaç ve başka ülkelerin de aynı üretimi yapabilir hale gelmeye başlaması sanayicimizi olumsuz etkileyen unsurlar. Ancak, yönetim anlayışını değiştiremeyen şirketler, kurlar biraz oynayınca rahatlayıp, gerekli atılımları yapmakta gecikirlerse yaşamlarını da tehlikeye atmış olurlar.

Türkiye uzun yıllar sonra yeniden tek haneli enflasyon rakamlarıyla tanıştı ve nihayet ‘dünya enflasyon şampiyonluğu’ kürsüsünden indi. Ancak Türkiye’de bir kuşak enflasyonla büyüdü. Sürekli daha fazla sıfırlı banknotların piyasaya sürüldüğü yıllarda doğmuş, büyümüş insanlar için ‘düşük enflasyon’ alışılması zaman alan bir değişiklik. Yüksek enflasyon ve faiz ortamında var olmuş, iş yöntemlerini bu temeller üzerine kurmuş firmalarımız için enflasyonun düşmesi, kuralların değişmesi anlamına geliyor. Artık hammaddenin üretim sürecinde geçirdiği zaman, tek başına bir değer artışı yaratmıyor ve ürün fiyatının yükselmesinde enflasyonun rolü azaldıkça ‘katma değer’in önemi de daha iyi anlaşılıyor. Bütün bu gelişmeler, sanayimiz için yapısal değişimin artık kaçınılmaz hale geldiğinin bir göstergesi.

Bu nedenle öncelikle, stratejiye çok daha fazla önem vermemiz lazım. Bir başka ifadeyle, “Mevcut yetkinliklerimizle, kapasitelerimizle, başkalarının yaptığından farklı ne yapabiliriz?” konusunda, bir başka ifadeyle inovasyon konusunda çok daha fazla fikir üretmeliyiz.

Türkiye’de eskiden strateji denince ilk akla gelen “Komşun nerede para kazanıyorsa, sen de git aynısını yap” olarak özetlenebilir. Enflasyon nedeniyle elinde mal tutup değerlendirme imkânın olduğunda bu strateji sonuç verebilir, farklılaşma çok önem taşımayabiliyor. O zaman herkes para kazanabiliyordu, çünkü üretim yapmadan sadece elinde mal tutmak bile kazandırıyordu. Ama şimdi artık işler değişti ve zorlaştı, farklılaşma konusuna çok daha ağırlık vermemiz gerekiyor. Bunun için stratejik düşünceye ağırlık vermeye ihtiyacımız var. Bu nedenle, müşteriyi iyi tanımak, segmentasyon, marka oluşturmak, dağıtım kanalları üzerinde güç oluşturma, başkalarının yapmadığı veya yapamadığı konulara odaklanma ve bunları yaparken sürekli bir yenilikçiliği sağlayacak kurum kültürünü geliştirme gibi konulara eğilmeye ihtiyacımız var.

Bütün bunlar önemli bir yönetim anlayışı değişimini gerektiriyor. Alışkın olduğumuz sistemlerden farklı bir takım bakış açılarını kazanmaya ihtiyacımız var. Bunun da en temel nedenlerinden biri Türkiye’de enflasyonist ortamdan çok daha düşük enflasyonlu bir ortama giriyor olmamız. Enflasyon, bazı hatalarımızın üzerini kapatıyordu ama artık bu mümkün olamıyor.

Biz geleneksel olarak ‘Küçük olsun, benim olsun’ mantığıyla çalışıyoruz. Küçük olsun, benim olsun dediğiniz zaman, ölçek ekonomilerinden uzakta kalıyorsunuz. Bu da ölçek ekonomisini yakalayanlarla rekabet imkânını kaybetmek demek. Oysa, işbirliklerine daha açık olmamız lazım. Halka açılmaya, daha büyük vizyonlara ihtiyacımız var. Daha büyük ölçekleri yakalamamızı sağlayabilecek konulara odaklanmalıyız. Bu nedenle, değişmesi gereken önemli hususlardan biri ‘küçük olsun, benim olsun’ mantığından, ‘Birlikte, dünya çapında iş yapalım’ mantığına geçmektir.

Bu değişim tabi ki halka açılmayı, şeffaf yönetimi, kurumsallaşmayı ve çok daha fazla hesap verebilir olmayı gerektiriyor. Kendi işin olduğu zaman “Bu benim işim, kimseye hesap vermem” denebilir, ama halka açılındığında veya başka ortaklarla çalışıldığında, herkesin birbirine hesap verdiği, şeffaf bir yönetim anlayışının ortaya konması gerekiyor. Bu yönetim anlayışını geliştirebilirsek, rekabet gücümüzü de daha kolay artırabileceğiz. Bu vizyon değişimini başarabilen işletmeler için Türkiye ve civar pazarlarda çok büyük potansiyel var.

Örneğin, özellikle petrol fiyatlarının yükseliyor olması nedeniyle hem Rusya’da hem de Ortadoğu’da çok büyük sermaye birikimi oluşuyor. Bu sermaye birikimleri, yatırım yapacak yer arıyor ve kolay da bulamıyor. Şeffaf yönetimle, güven verici bir yaklaşımla, büyük ve verimli olabilecek yatırımlara yönelmeyi seçersek bu kaynakları kullanarak dünya çapında bir rekabet gücüne ulaşmamız mümkün olabilir. Ama bu, işe bugünkünden farklı bir bakış açısıyla yönelmemizi gerektiriyor.
Makineye, hammaddeye verdiğimiz değerden daha fazlasını insana, fikre, yenilikleri denemeye vermek durumundayız. Araştırmaya ve bilgiye, pazarlama gibi ciddi bir kaynak ayırarak başlamaları gerekir. Mesela birçok tesiste üreticilerimiz 100 tane tekstil makinesi alırken verdiği parayı kolaylıkla gözden çıkarabiliyor, ama “99 tane alayım da, birinin parasıyla bütün çalışanlarımın bu makineleri daha verimli kullanabilecek şekilde eğitimi için kullanayım” diye düşünmüyor. Bunu masraf olarak görüyor. Oysa, oradaki çalışanın onu etkin kullanma yetkinliği, o yüzüncü makineden çok daha fazla verim kazandırabilir.

Bu nedenle rekabet gücünü artırabilmek için kurların yükselmesini beklemek yerine, stratejik düşünceye, kurumsallaşmaya ve kaliteye daha çok önem vermeliyiz. İşimizi her gün bir önceki günden daha iyi, daha ekonomik olarak gerçekleştirmeliyiz. Bu da çok ciddi bir eğitim ve Ar-Ge yatırımıdır. Kurumsal entelektüel sermayemizin daha etkin yönetimidir.

Düşünce Merkezleri

Düşünce eylemin temelidir. Bireyler, kurumlar ve toplumlardan gelecek için fikri hazırlık düzeyi yüksek olanlar, geleceği şekillendirebilmek konusunda da avantajlı olurlar. Gelecek, birçoğu kontrol edilemeyen farklı trendin ve gelişmenin sonucunda şekilleniyor. Ancak geleceğin arzulanan şekilde oluşması için ne kadar erken harekete geçilirse, arzulanan geleceği şekillendirmek de o kadar daha kolay ve etkili olabiliyor.
Bu nedenle, gelecek için hayal kurup, bugünden hazırlık yapan bireyler; ar-ge ve tasarım konusuna kaynak ayırarak yenilikçilik ve yaratıcılık yetkinliklerini geliştiren şirketler; ve gelecek politikalarını belirlemek için düşünce merkezleri kurarak fikri hazırlıklarını geliştiren ülkeler arzu ettikleri geleceği hazırlama konusunda daha başarılı sonuçlar elde edebiliyorlar.

Ülkemizde uzun vadeli politika seçeneklerinin oluşturulduğu ve değerlendirildiği en önemli kurumlar kamu sektöründe yer alıyor. Bunların arasında Dışişleri Bakanlığını, Genel Kurmay Başkanlığını ve belki Devlet Planlama Teşkilatını sayabiliriz. Ancak, bu kurumlarda çalışanların pek de uzun olmayan dönemlerde farklı birimler arasında rotasyona tabi olmaları uzmanlaşmayı veya uzmanlık düzeyine gelenlerden uzun süreli olarak faydalanabilmeyi güçleştiriyor.

Uzun vadeli politika seçeneklerini üretirken karşılaşılan bir başka sorun da bu çalışmaların farklı disiplinlerden gelen uzmanların ortak çalışması olarak değil, tek bir uzmanlık alanından gelen uzmanların çalışması olarak gerçekleştirilmesidir. Oysa, disiplinlerarası çalışmalar daha bütünsel ve yenilikçi çözümler üretilmesini sağlar.

Geliştirilen politikaların başarıyla uygulanabilmesi için sadece politika çalışmalarını yapan kamu kesiminin değil, gerek kamu sektöründe, gerekse özel sektöründeki birçok aktörün de aynı doğrultuda uyumlu çalışması gerekiyor. Bu nedenle, politika üretim sürecinin daha katılımcı ve paylaşılan bir anlayış ile yürütülmesi, üretilen politikaların uygulanabilme olasılığını da artırıyor.

Bu nedenle, geleceğe ilişkin politika seçeneklerinin oluşturulması sürecinde farklı kesimlerden ve disiplinlerden gelen geniş katılımlı ortamlar oluşturmak ve Türkiye’nin geleceği için kaynakları harekete geçirebilecek kişilerin ufkunu açabilmek önem taşıyor. Potansiyel politikaların olası etkilerinin bilimsel çalışmalarla ortaya konması ve böylelikle daha iyi politika seçeneklerinin oluşturulması için ASSAM, TEPAV ve TESEV gibi düşünce merkezleri (“think-tank”) önemli birer araç olarak kullanılabilir.

Ülkemizde, politika üretme sürecine bilimsel katkının yetersiz olması sadece politikacıların bu konudaki duyarsızlıkları nedeniyle değil, aynı zamanda politika üretme çalışmalarına yeterince kaynak ayrılmaması ve bilim adamlarımızın politika üretecek bilimsel çalışmalara yeterince ilgi göstermemesinden de kaynaklanıyor. Oysa, bir politika konusunda yapılan hatanın maliyeti toplumsal olarak çok yüksek olabiliyor. Bu nedenle, ülkemizdeki düşünce merkezlerinin gelişmesine daha çok kaynak ayırmak, aslında kamu yararınadır.

Düşünce merkezlerinde yürütülen araştırmaların sonuç odaklı olmasını sağlamak için çalışmanın başlangıç aşamasından itibaren araştırmacı ile politikacı-bürokrat kesimi arasında etkin iletişim kurulması faydalı olur.

Sonuçların iletişimini geliştirmek için araştırma sonuçlarının hedef kitlenin anlayacağı şekilde yazılabilmesine ve duyurulması için gerekli toplantıların düzenlenebilmesine de kaynak ayırmak gerekiyor. Ayrıca, araştırma sonuçlarının, bilimsel dürüstlükten ödün vermeksizin, ancak farklı kesitlerdeki hedef kitleler için onların ilgisini çekecek şekilde anlatılmasını sağlamak önem taşıyor.

Araştırma sonuçlarının iyi anlaşılabilmesi için politikacıların ve bürokrasinin eğitimine ve bilgilendirilmesine, bilinçli kullanıcı haline getirilmelerine kaynak ayırmak faydalı olur. Araştırmacıları da sonuçları bilim adamı olmayanların da anlayabileceği bir dilde sunmaya teşvik etmek ve araştırmanın sonuç değerlendirilmesinde ürünlerin bu niteliğine de ağırlık vermek gerekiyor.

Bir ülkenin yönetim başarısını etkileyen en önemli unsurlardan biri de ürettiği politikaların niteliği ve uygulamanın etkinliğidir. Politika üretme sürecinde bilimsel çalışmalardan faydalanmak, ülkemizdeki yönetim kalitesini artıracaktır.

Özetle, ülkemizdeki düşünce merkezlerini geliştirmek, bu konuda kariyer yapacak nitelikli insan sayısını artıracak cazibe merkezleri yaratmak, geleceğin istediğimiz gibi şekillendirilebilmesi konusundaki etkinliğimizi artırabilmek için büyük bir katkı sağlayacaktır.

Türk – ABD İlişkilerini Geliştirebilmek

Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler demokrasi, özgürlükler, insan hakları ve serbest piyasa ekonomisi gibi ortak idealleri paylaşmak temeline dayanıyor.

Her ilişkide olduğu gibi zaman zaman çıkar veya öncelik farklılıkları ilişkilerde iniş çıkışlara neden olabilmektedir. Ancak, her iki ülke halkının da ortak değerlere bağlılığı bu farklılıkların aşılabilmesini ve ilişkinin uzun soluklu ve sağlam temelli olmasını sağlamaktadır.

Ülkeler arasındaki ilişkilerin geleceğini düşünürken küresel boyuttaki iki gelişmeye de dikkat çekmek gerekiyor. Bunlardan birincisi ülkelerin güçleri ne olursa olsun, karşılıklı bağımlılıklarının artıyor olmasıdır.

İkinci önemli gelişme ise ülkeler arasındaki ilişkilerin boyutlarının zenginleşmesidir. Artık ülkeler arasındaki ilişkiler sadece devlet kademeleriyle belirlenmiyor, aynı zamanda iş dünyasının, akademik ve sanat dünyasının ve sivil toplum kuruluşlarının önemi artıyor. Uluslararası ilişkiler gittikçe daha çok “sivil”leşiyor, devlet-dışı, hükümet-dışı bir kimlik kazanıyor. Bu nedenle, Türk-ABD ilişkilerinin gelişmesinde değişik toplum kesimlerine ve sivil toplum örgütlerine önemli görevler düşüyor.

Türk-Amerikan İş Konseyi (TAİK), Türk-Amerikan ilişkilerinin gelişmesini gözeten ve destekleyen bir sivil toplum kuruluşu olarak, iki ülke arasında 2003 yılındaki tezkere olayı sonrasındaki iki ülke arasında oluşan kısa dönemli sorunların uzun vadeli çıkarlar doğrultusunda aşılabilmesi için çaba göstermektedir.

TAİK stratejisini şu varsayımlar üzerine kurdu: (i) Yoğun, yaygın ve sürekli artan karşılıklı ticari ve yatırım ilişkileri geliştirmenin siyasi ilişkileri de olumlu etkileyebilme potansiyeli önemlidir. (ii) İki ülke arasındaki ortak çıkar ve değerleri içeren çeşitli boyutları kamuoyunun dikkatine sunmak, kısa dönemli farklılıkları aşmaya yardımcı olabilir.

Bu nedenle, TAİK dört ana strateji üzerine odaklandı:
1. Türkiye’de ve ABD’de yerel odaklara ve iş dünyasına ulaşarak yaygınlaşmak,
2. İlişkinin değişik boyutlarını ortaya koyacak içerik geliştirmek ve bunları ulaşılabilir kılmak,
3. İletişim ve etkileşim ortamları yaratarak karşılıklı anlayışın artmasına ve kamuoyu oluşturulmasına destek olmak,
4. Türk-ABD ilişkilerinin gelişmesine katkıda bulunabilecek diğer kuruluşlarla işbirlikleri geliştirmek.

Yaygınlaşma stratejisi çerçevesinde Anadolu-ABD Köprüsü Toplantıları adı altında ABD’ne ihracat yapabilme kapasitesi olan sanayilere sahip illerimizde Türkiye ile ABD arasında ticaret ve yatırımların nasıl geliştirilebileceğini örnekleriyle ele alan bir faaliyet dizisi yürütüldü. Her Yönetim Kurulu üyesinin farklı sektörel odaklanması için çaba sarfedildi. Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın (DTM) ABD stratejisi oluşturmasına katkıda bulunuldu ve bu stratejinin eyaletler ve sektörler bazında odaklanmasını sağlayacak bilgi paylaşımları sağlandı.

İçerik geliştirme stratejisi çerçevesinde Türk-ABD ticari ve yatırım ilişikilerini detaylı bir şekilde irdeleyen raporlar yayınlandı. ABD startejisinde odak olarak seçilen altı eyalet hakkında detaylı bilgiler içeren kitapçıklar hazırlandı. Karma Ekonomik Konsey hazırlıklarına farklı sektörlerde ticareti güçleştiren unsurlar gündeme getirilerek katkıda bulunuldu. İki ülke arasındaki ekonomik faaliyetlerdeki başarı hikayeleri ortaya çıkarıldı. www.turkey-now.org web sitesi ve aylık e-bültenler ile iki ülke arasındaki önemli ekonomik faaliyetler hakkında bilgiler kolayca ulaşılabilir hale getirildi. Ayrıca, Türk-ABD ilişkilerinin yüzyılı aşan tarihini ortaya koyan Boğaziçi Üniversitesi-Harran Üniversitesi ortak çalışması desteklendi. Bunun yanısıra, çeşitli etkinliklerde kullanılan Türkiye’nin yatırım açısından cazibesini dile getiren ABD’li CEO’ların görüşlerini de içeren bir film hazırlandı.

İletişim yoluyla olumlu gündem oluşturabilmek üzere her ay Türk-ABD ilişkilerinin farklı bir boyutunu ele alan, basına açık toplantılar düzenlendi. Türkiye’nin Walt Disney/Epcot Uluslararası Yiyecek ve İçecek Fuarına ilk kez katılımı organize edildi. Bu fuara katılanların ilgisini çekecek şekilde Türkiye’nin özelliklerini anlatan bröşürler hazırlandı ve Anadolu Ateşi gösterisi Florida’da sunuldu.

TAİK, çalışmalarında aynı hedefleri paylaşan kamu ve özel sektör kurumlarıyla, üniversiteler, düşünce merkezleri ve sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği yapmanın önemine inanıyor. Bu nedenle, Türk-ABD ilişkilerini geliştirmek üzere çalışan başta karşı kanat organizasyonu American Türkish Council (ATC) olmak üzere farklı kuruluşlarla işbirlikleri yaparak çeşitli faaliyetler gerçekleştirildi ve Türk-ABD ilişkilerini geliştirme potansiyeli olan çeşitli heyetlerle görüşmeler yapıldı. Başarı hikayelerinin ABD’de gündeme gelmesini sağlayacak organizasyonlara ve Kuzey Kıbrıs’a giden ilk ABD Kongre heyetine destek sağlandı.
Özetle, TAİK’in ana hedefi Türkiye ve ABD arasındaki ekonomik ve ticari ilişkinin çeşitlenmesi, gelişmesi ve yaygınlaşmasına katkıda bulunmaktır. TAİK ve benzeri sivil toplum kuruluşları ortak değerleri paylaşan bu iki ülkenin, ortak çıkarlarlarının ve ekonomik olarak karşılıklı bağımlılığının artmasına katkıda bulunarak, aslında ülkemizin gelişmesine de katkıda bulunuyorlar.

Kara Afrika’dan Sarı Afrika’ya

Günümüzde küreselleşme konusundaki gelişmeler ele alındığında en önemli gelişmenin Çin’in yüksek kalkınma hızının dünya üzerindeki etkileri olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. Çin’deki ucuz işçiliğin dünyadaki ücretler ve birçok sektördeki rekabet gücü üzerindeki etkileri artık kaçınılamaz bir şekilde dünyanın her köşesinde karşımıza çıkıyor. Bugün Türkiye’de de tekstil sektörünün rekabet gücündeki olumsuz gelişmeleri Türk lirasının değerlenmesi ve Çin olgusu ile açıklıyoruz.

Çin’in hızlı gelişiminin dünya piyaslarını etkilediği önemli bir başka alan da petrol, maden gibi sınırlı tabii kaynakların fiyatlarındaki yüksek artışlar olarak karşımıza çıkıyor. Çin büyüme hızını koruyabilmek için her geçen gün dünya kaynaklarından daha fazla bir pay almak zorunda. Bu nedenle son dönemlerde Çin tabii kaynaklara ulaşabilmek için çeşitli batılı şirketleri satın alma girişimlerine başladı. Ancak, batıda gelişmekte olan ulusalcı bakış açıları Çin’in bu konudaki girişimlerini güçleştiriyor.

Bu gelişmeler karşısında Çin’in yeni bir stratejik yaklaşım benimsediğne ilişkin göstergeler var: Son dönemlerde Afrika ülkelerinin çeşitli sorunlarını aşabilmeleri için gerekli kaynak aktarımı konusunda en cömert davranan ülkenin Çin olduğu gözlemleniyor. Kendi ülkesinde 1.2 milyar insanın sorunlarıyla başa çıkmaya çalışan Çin’in Afrika’da yaşayan ve yoksulluk açısından önemli sorunları olan yaklaşık 300 milyon insan ile bu kadar yakın olarak ilgilenmesinin temel bir nedeni var: Afrika kıtası tabii kaynaklar açısından zengin ve gelişme için dünyadan kaynak aktarımına ihtiyaç duyuyor. Bu nedenle Çin’in hem insani yardım, hem de yatırımlar açısından Afrika’ya odaklanması dikkatle izlemeye değer bir strateji olarak gözlenmeli. On, yirmi senelik bir dönem içinde ‘kara Afrika’ ‘sarı Afrika’ olarak dönüşür ve gelişme açısından önemli aşamalar kaydederse şaşırmayalım.

Türkiye’nin de uzun vadeli gelişimini sürdürülebilir kılmak için çevre ülkelerle ilgili benzer stratejiler geliştirmesinde fayda var. Örneğin, 2050 yılına kadar nüfusunun önemli kısmını kaybetmesi beklenen Ukrayna ve Rusya ile ilişkilerin geliştirilmesi ve karşılıklı nüfus hareketlerine hız kazandırılması, bu ülkelerin tabii kaynaklarıyla, girişimcilerimizin ve çalışkan iş gücümüzün birlikte değer yaratabilecek işbirlikleri geliştirmesine yardımcı olabilir. Örneğin, Rusya’daki demir ve kömür madenleriyle Türk demir çelik sektörünün işbirliğinin geliştirilmesi üzerinde çalışılabilecek bir fırsat sunabilir. Karadeniz bölgesinin ekonomik olarak işbirlikleriyle gelişmesi kıyıdaş ülkelerin sinerjilerden faydalanarak dünya ile rekabet güçlerini artırmalarına yardımcı olabilir.

Bir başka fırsat da özellikle yüksek olarak seyreden petrol fiyatlarıyla orta doğuda oluşan sermaye birikiminin, halka açık şirketlerimiz tarafından önemli atılımlarını finanse edebilmek üzere kullanılmasını sağlayabilmek olabilir. Bu konuda atılacak adımlar bir kazan-kazan ilişkisi olarak sadece ekonomik açıdan değil, aynı zamanda sosyal açıdan da daha geniş bir coğrafyanın yakınlaşmasını sağlayabilir.
Orta asya ülkeleri ve komşularımızla enerji boru hatlarıyla bağlantıların artırılması da hem bu ülkelerin tabii kaynaklarından daha fazla değer yaratılmasına, hem de karşılıklı bağımlılığı artırarak istikrarın artmasına neden olabilir. Bu hatların Avrupa ile bağlantılarının kurulması da ilişkilere yeni bir boyut katarak daha dengeli bir ilişki kurulmasına yardımcı olabilir.

Özetle, dünyaya sadece kısa vadeli çıkarlar açısından değil, aynı zamanda uzun vadeli potansiyel gelişme alanları açısından da bakarak geliştirilecek stratejiler üzerinde çalışmak gerekiyor.

Türkiye’nin Markalaşması

Blgi ve iletişim süratli bir şekilde artırıyor ve yayılıyor. Buna bağlı olarak, insanlar yoğun bir bilgi bombardımanına tutuluyorlar. Dolayısıyla insanlarda seçici bir algılama oluşuyor. Her türlü ürün, kendi kategorisinin dışında da birçok ürünle rekabet ediyor. Bu rekabetin nedeni yalnızca pazar payını arttırmak değil, artık ‘zihin payı’nın da önemli bir rolü var. Çünkü insanların ilgisini çekmek için, artık menşei ülkeyle bağlantılı olan ‘zihin payına’ da ihtiyaç var. Ülkelerin marka değerleri, pazara sundukları tüm ürünlerde bu zihin payıyla etkileşim içine giriyor. Dolayısıyla ülke markası çok kritik bir önem taşıyor.

Ülkemizde ihracat, ekonomik büyüme hızımızdan çok daha hızlı artıyor. Bu durum Türk ekonomisinin küresel ekonomideki payının ve rolünün artığının bir işaretidir. Ancak, ihracatımızın yarattığı katma değer aynı oranda yükselmiyor. Örneğin bir tekstil ürünü Türkiye’de üretiliyor. Eğer Türk değil de, Alman markası olarak satılıyorsa daha yüksek bir fiyata satılabiliyor, daha yüksek bir değere sahip oluyor. Demek ki ülkelerin marka değeri o ülkenin uluslarası pazarlardan aldığı değeri de etkiliyebiliyor ve dolaysıyla refah düzeyinin artmasına yardımcı oluyor. Unutmayalım ki en ucuz yabancı sermaye ihraç edilen ürün ve hizmetler nedeniyle yaratılan katma değerdir.

Yüksek marka değeri olan ülkelerin ihracatlarından elde ettikleri katma değer de yüksek oluyor. Örneğin mühendislik ürünlerinin Almanya’dan geldiğini bilirseniz içiniz rahat eder ve daha yüksek fiyat ödemeye hazır olabilirsiniz. Teknoloji dediğimizde Amerika akla gelir. Finlandiya özellikle Nokia aracılığıyla zihinlere kazınmaya başladı. Ucuz mal dediğimiz zaman Çin devreye girer. Dolayısıyla algılama açısından, değişik ülkelerin değişik konularda ön plana çıkması söz konusudur. İşte bu algılamalar, ülkelerin ekonomilerini de etkiliyor. Bu nedenle, dünyanın her yerinde, üretilen ürünlerin hangi ülkeye ait olduğunun önemli bir anlamı var. Türkiye’nin marka değeri daha yüksek olup, sattığı ürünlerin fiyatını yüzde beş oranında bile arttırabilse, her yıl beş milyar dolarlık katma değer yaratır. Demek ki en etkili yabancı kaynak yabancı sermaye değil, ihracattaki katma değeri artırarak elde edilen kaynaktır. Bu nedenle, Türkiye’nin marka değeri Türkiye’nin refah düzeyini arttırmanın önemli araçlarından bir tanesidir ve yalnızca devletin konusu değildir.

Ülke markası olarak Türkiye’yi ele alacak olursak, Türkiye’nin yurtdışındaki algılanışının gerçekleri yansıtmaktan uzak olduğu görülüyor. Bu durumun en güzel göstergelerinden birisi de şu olgu ile özetlenebilir: Türkiye’ye ilk kez gelen insanların yüzde 95’inden fazlası, mutlu bir şekilde, şaşırarak ayrılıyor. Bu da gelmeden önceki beklentileriyle gördükleri arasında ciddi bir farklılık olduğu anlamına geliyor. Demek ki Türkiye iyi tanıtılan bir ülke değil. Sonuç olarak, dünya kamuoyunda, Türk şirketleri, Türk ürünleri veya Türkiye’de sunulan hizmetler hakkında heyecan uyandıran bir algılama yok. Gerçeğin çok gerisinde kalan bir algılama var.

Öncelikle markayı yalnızca bir tanıtım konusu olarak değil, stratejinin de bir parçası olarak görmek gerek. Hangi hedefe ulaşmak istiyorsak, o kapsamda tanıtımı, markalaşmayı, konumlandırmayı düşünmek gerekiyor. Türkiye’nin marka olarak konumlandırılması için kavramsal bir yaklaşıma ihtiyacı var. Bu kavramsal yaklaşımı geliştirirken birtakım ilkelere dikkat etmek gerekiyor. Bunlardan ilki Mevlana’nın söylediği gibi ‘Olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol’. Dolayısıyla, gerçekte olmayan bir kimliği Türkiye’nin üzerine giydirmeye çalışırsak başarılı olamayız. Öyleyse Türkiye markasını gerçekten var olan birtakım değerlerin üzerine inşa etmeliyiz. İkincisi, Türkiye gerçekten çok yönlü bir ülke, her yönünü tanıtmak mümkün değil. Bunlar arasında seçim yapıp, odaklanmak gerek. Bu seçimi yaparken de, Türkiye için katma değer yaratma potansiyeline sahip olmalarına dikkat etmeliyiz. Üçüncü nokta ise, seçtiğimiz yönlerin Türkiye’yi diğer ülkelerden kolaylıkla ayrıştırabilecek özelliklere sahip olmasının gerekliliği. Henüz başkaları tarafından sahiplenilmemiş bir konu seçilmeli. Bu konuda bir önerimi paylaşmak isterim: Türkiye’yi, özellikle de dünyanın önde gelen insanları için yaşanılacak, öğrenilecek ve yaratılacak bir ülke olarak konumlandırabiliriz…

Türkiye’nin bu öneri doğrultusunda markalaşmasına yardımcı olacak bir projeyi de şu şekilde özetlemek isterim: Dünyadaki gelişmekte olan en önemli 20 teknolojiyi belirleyelim. Bu teknolojilerdeki en iyi 100 kişiyi belirledikten sonra, bu yüz içinden yaklaşık on kişinin her yılın en az altı ayını Türkiye’de geçirmesi için ikna edecek bir altyapı oluşturalım. Bu on kişinin Türkiye’de kalması hem Türkiye’nin marka değeri açısında, hem de katma değeri yüksek konulardaki bilgi birikiminin artması açılarından çok büyük bir aşama kaydetmemize yardımcı olur. Böyle bir konumlandırmanın Türkiye için nasıl bir fayda sağlayacağına gelirsek, birincisi nitelikli insanları herkes takip ettiği için, bu insanlar, ‘Türkiye yaratıcı bir ülkedir’ imajını sağlamış olur.

İkincisi yenilikçi beyinlerin etrafında yetişecek gençlerimizin yüksek katma değer yaratma potansiyeli olan konularda yetişmelerini sağlamış oluruz.

Üçüncüsü, Türkiye yaşanılacak bir ülke olarak ön plana çıkar. Türkiye iklim açısından, kültürel zenginlik açısından, gençliği nedeniyle eğlence sektörü açılarından yaşanmak için çok uygun bir yer.

Dördüncüsü, Türkiye’nin hoşgörü kültürü dünyaya örnek olur. Birçok insan farklı bir ülkeye gittiği zaman kendisini yabancı hisseder. Türkiye’de ise böyle bir durum yok. Örneğin, Hintlilere “Bazı Avrupa ülkelerine çalışmaya gider misin?” diye sorduklarında olumsuz yanıt veriyorlar. Çünkü orada kendilerini yabancı hissediyorlar. Oysa Türkiye asırlardır başkalarını kucağını açan bir ülke. Örneğin, 500 yıl önce İspanya’dan kaçan yahudiler veya ikinci dünya savaşı sırasında Almanya’dan kaçanlar Türkiye’de rahatça yerleşme imkanı buldular.

Beşincisi, Türkiye keyifle yaşanacak bir ülke olarak algılanır. Eğlence açısından baktığımız zaman, bugün 20’li, 30’lu yaşlardaki Avrupalı gençler doğum günlerini kutlamak için veya hafta sonlarını Türkiye’de geçirmek için Türkiye’ye geliyorlar. Bu nedenle Türkiye’yi yaşanılacak bir yer diye pazarlayabiliriz.

Altıncısı, Türkiye öğrenmek açısından da çok enteresan bir coğrafya. Dinlerin, kültürlerin, çok farklı insanların iç içe yaşaması, coğrafi ve ekolojik zenginliği açısından Türkiye’nin araştırılacak ve öğrenilecek çok yeri var. Bunun için kaynak ayırmak gerekiyor. Bu konuları ön plana çıkaracak yaklaşımlar sergileyip, projeler geliştirmemiz gerekiyor.

Özetle, yaşanılacak ve öğrenilecek bir yere dünyanın yaratıcı insanlarını çekebilirsek o zaman Türkiye daha yaratıcı bir yer olur, marka değeri artar, rekabet gücümüz ve refah düzeyimiz artar.

E-Saglık

Bilgi teknolojilerinin en önemli katkı sağlayabileceği sektörlerden birisi de sağlık sektörü. Sağlık sektöründeki önemli teknolojik gelişmelere rağmen tıp hizmetinin verildiği birçok kurumda sağlık bilgileri dijital olarak saklanmıyor. Oysa tıpta teşhis, aslında tıp bilimi kadar istatistik bilimine de hakim olmayı gerektiren ve bu nedenle de kişisel veriler kadar toplumsal verilerin istatistiki sonuçlarına da kolayca ulaşmanın önem taşıdığı bir konudur. Tedavi sürecinin etkinliğinin izlenmesi de verilere dayalı olarak gerçekleştirilebilecek bir yaklaşım gerektirir.

Bu nedenle, kişisel sağlık bilgilerinin dijital ortamlarda korunması, gerektiğinde kişinin izniyle istendiği yerden ulaşılabilmesi ve kişilerin tanınmasını önleyecek şekilde toplumsal bilgilerin istatistiki sonuçlarının yaygın olarak kullanılabilmesi sağlık sektörünün verimliliğini ve etkinliğini önemli ölçüde artırabilir.

Örneğin, ülkemizde kaç insan hangi aşıları nez zaman olduğunu, hangi hastalıkları hangi zaman dilimleri içerisinde geçirdiğini ve bu hastalıkları sırasında teşhis için kullanılan laboratuar sonuçlarını, görüntüleme sonuçlarını istendiğinde bir hekime sunabilir?!! Elbetteki bu bilgilerin kolayca sunulamadığı bir durumda hem teşhis kalitesi, hem de uygulanabilecek tedavilerin etkinliği düşüyor. Ayrıca, birçok kez aynı bilgilerin edinilebilmesi için tekrar yapılan ölçümler nedeniyle maliyetler artıyor. Bu durum sadece ülkemiz için değil, dünyada birçok ülkede de önemli verimsizliklere yol açıyor. Bilgi eksikliği nedeniyle oluşan tıbbi hatalar onbinlerce insanın hayatını kaybetmesine, yüz milyarlarla ifade edilen maliyetlere neden oluyor.

Kişisel sağlık bilgilerinin ortak bir standart çerçevesinde, gerektiğinde paylaşılabilir bir sistemde saklanabilmesini sağlayacak bir e-sağlık sistemi çok önemli faydaları da beraberinde getirebilir. Hastaların sağlık geçmişi, alerjileri, kan grubu gibi önemli bilgilere acil durumlarda (örneğin hastanın bilincinin yerinde olmadığı bir durumda) hastanedeki görevli personel tarafından ulaşılabilmesi birçok hayatın kurtulmasına yardımcı olabilir. Hastalar kendileri ile ilgili teşhise temel olan bilgileri istedikleri başka doktorlarla da kolayca paylaşarak ikinci bir görüş alabilirler. İlaç firmaları belli rahatsızlıkları olanlara, veya belli ilaçları kullananlara gerektiğinde (örneğin üretim aşamasındaki bir sorun veya yeni elde edilen bir bilgi nedeniyle) kolaylıkla ulaşarak olası sağlık sorunlarını oluşmadan engelleyebilirler. Kişinin özel izni olmaksızın bilgilerin kişileri tanımlayacak bir şekilde paylaşılmaması ve bu konudaki gizliliğe özenle uyulması bu tip bir sistemin çok iyi denetlenmesini gerektiriyor.

Bilgilerin gerektiğinde kolayca paylaşılabilmesi için ortak standartlara, bilgilerin gizliliğinin korunabilmesi için de güvenilir denetim ve gözetim sistemlerine ihtiyaç var. Bu nedenle, e-sağlık sisteminin kamusal bir niteliği olduğu da düşünülebilinir. Özellikle devlet tarafından yürütülen sosyal güvenlik sistemlerinin maliyetlerinin ve sonuçlarının sorgulandığı bir durumda, sağlık bilgilerinin dijital olarak saklanması konusunda yapılacak girişime de devletin öncülük yapması beklenebilir. Nitekim, Kanada, ABD ve Avusturalya gibi ülkelerde bu konuda önemli girişimler var. Türkiye’de ise ABD’nin en iyi hastanesi olan Johns Hopkins hastanesi ile işbirliği yapan Anadolu Sağlık Merkezi sağlık bilgilerinin dijital olarak saklanması konusunda öncü bir örnek oluşturmaktadır.

Özetle, sağlık sisteminin maliyetlerini kontrol edebilmek ve etkinliğini artırarak ülkemizdeki yaşam kalitesini geliştirmek için başta kişisel sağlık bilgilerinin güvenli birşekilde dijiatal ortamlarad saklanması olmak üzere çeşitli e-sağlık uygulamalarına önem vermeliyiz.

E-Eğitim

Kurumların en önemli varlığı insan kaynakları. Bu kaynağı sürekli olarak geliştirebilen ve güncel bilgiyle donatabilen şirketler kendi değerlerinin artması için en etkili yatırımı yapmış oluyorlar. Çalışanlar ise rekabetin getirdiği sürekli verimlilik geliştirme baskısı altında en kıt kaynağın zaman olduğunu hissediyorlar. Diğer taraftan, dünyada uyulması gereken standartlar da sürekli olarak artıyor ve değişiyor. Bu nedenle, hem çalışanların gelişimi, hem de bilgilerinin güncel kalmasını sağlamak üzere şirketler eğitim alanına önemli yatırımlar yapıyorlar.

Her geçen yıl daha önemli bir yatırım olarak gündeme gelen eğitim yatırımlarını da diğer yatırımlar gibi ciddi bir şekilde planlanmak ve verimliliğini yükseltmeye çalışılmak gerekiyor. Eğitim planlamasında en önemli hata, sonuçlarının ölçülmesi güç olan birçok alanda olduğu gibi, sadece girdilerin ölçülmesi. Bir başka ifadeyle yönetim tarafından takip edilen tek ölçütün çalışan başına verilen eğitim-saat olması. Bu ölçüm tekniği sonucunda verilecek kararlar da sadece bu kriterin artırılması veya azaltılması yönünde oluyor. Oysa, güç de olsa alınan eğitimden sağlanan yarara ilişkin ölçümlerin geliştirilmesine gerek var. Böylelikle sadece “ne kadar eğitim?” sorusuna değil, aynı zamanda “ne kadar fayda” ve “kimden, hangi eğitim?” sorularına da cevap verebilecek veriler toplanabilir.

Yeni teknolojiler bu konuda önemli gelişmeleri mümkün kılıyor. En basit şekliyle e-eğitim bilginin elektronik olarak kullanıcıya ulaştırılmasıdır. Internet ve intranet en hızlı bilgi dağıtım kanalı oldu. Eskiden çalışanları yaygın bir coğrafyaya yayılmış bir şirket için en küçük bir bilginin paylaşılması bile büyük maliyetler getiriyordu. Bugün e-posta ile yeni kurallar, en iyi uygulama bilgileri, şirket politikaları dünyanın dört bir köşesinde bile olsalar tüm çalışanlara eş zamanlı olarak duyurulabiliyor.

Ancak, insanlar en kolay interaktif ortamlarda öğrenebiliyorlar. Bu nedenle e-eğitim bir adım daha ileri gidip insanlara paylaşma, soru sorma ve gelişimini takip etme fırsatı verdiğinde çok daha etkili oluyor. Bu nedenle şirketler podcast, weblog gibi teknolojileri eğitim sistemlerinin içine yerleştirmeye başladırlar. Podcast – dijital ses – ile eğitim sağlayarak çalışanların verimsiz olarak geçirmek oldukları zamanları (örneğin yolculuk esnasında) i-pod gibi araçlarla önemli bilgileri edinmek üzere kullanabilmelerine imkan sağlıyorlar. Weblog ise kurumun coğrafi olark birbirinden uzak ancak ilgi alanı olarak birbirine yakın çalışanlarına zaman ve mekan bağımsızlığı sağlıyor. Anlık olmasa da önemli ölçüde interaktif olmayı sağladığından kurumsal öğrenme hızını artırıyor. Weblog şirketin ulaştığı bilgi ağının şirket sınırları ötesine de genişleyebilmesini ve özellikle müşterilerden güncel bilgi girdisi sağlanaması için de kullanılabiliyor. Öğrenmeyi hızlandıran uygulamalar simülasyon (benzetim) modelleriyle ve oyunlarla eğitime ağırlık vererek çalışanların piyasada karşılacakları problemleri çözme yetkinliklerini geliştiriyor.

Toplumsal ve denetimsel baskılar özellikle büyük şirketlerin faaliyet gösterdikleri tüm coğrafyalarda ve tüm çalışanlarıyla birlikte benzer davranışlar göstermeleri yönünde baskılar oluşturuyor. Bu konuda yeterli disiplin sağlayabilmek ise pek de kolay değil. E-eğitim teknolojileri çalışanların sunulan bilgilerin ne kadarını okuduğunu ve özümsediğini izleme imkanı vererek disiplin oluşturma açısından da fayda sağlıyor. Ayrıca, kendi gelişimini izleyebilen çalışanlar da eksik yönlerini giderebilmek için çaba göstermeleri yönünde teşvik edilmiş oluyorlar.

Alınan eğitimin yararı eğitimden sonra yeni bilgilerin kullanılmasıyla sağlanıyor. Dolayısı ile eğitimden sonraki dönemde sağlanan iş ortamının yeni bilgileri kullanmaya uygun olarak hazırlanması ve eğitimin zamanlamasının buna uygun olarak planlanması eğitim yatırımlarının verimini artırıcı unsurlar. Üretimde olduğu gibi eğitimde de “just-in-time” (tam zamanında) kavramı verimliliği artırıyor. Eğitimde teknolojinin yaygın olarak kullanılması birçok noktada tam zamanında eğitim verilmesini de mümkün kılabiliyor. Eğititimde sunulan içeriğin 15-20 dakikalık bölümler halinde paketlenmesinin öğrenmeyi artırıdığı tespit edilmiş. Bu nedenle, insanların ihtiyacı olduğunda, soruları olduğunda bu konuya yönelik kısa eğitim paketlerine bilgisayarlarından ulaşabilmeleri kendilerini geliştirmeleri açısından önemli bir avantaj getiriyor. Bu tip altyapıları olan şirketler aynı zamanda gelişmeye açık insanları kendi şirketlerine çekebilme ve bağlayabilme açısından da bir avantaj elde ediyorlar.

Internet bazlı uygulamalar (wiki uygulamaları) farklı disiplinlerden gelen kişilerin bile kolaylıkla ortak proje dökümanlarını internet üzerinde güncelleyebilmelerini ve böylelikle farklı coğrafyalarda ve zaman dilimlerinde çalışanların aynı bilgi bazı üzerinden çalışabilmesini sağlıyor.

Bilginin kişisel aygıtlara kadar indirilebilmesi ise çalışanların mobil olabilmelerini ve dolayısıyla müşteriyle daha yakın olabilmelerini sağlıyor. Böylelikle çalışanlar tam istedikleri anda müşterileri ile ilgili güncel kurumsal bilgiye ulaşarak daha iyi kararlar verebiliyorlar.

Özetle, yeni teknolojiler bu konuda yatırım yapan ve daha da önemlisi çalışanlarının davranış biçimlerini değiştirebilenler şirketler için daha hızlı, daha etkin ve daha disiplinli bir eğitim ve paylaşım ortamı yaratabiliyor.

Kurumsal Yapılar ve Yatırım

Bir ülkenin gelişmesinde en önemli girdilerden birisi de o ülkeye yapılan yatırımlardır. Uluslararası şirketlerin bir ülkeye yatırım yaparken değerlendirmeye aldıkları en önemli konular arasında o ülkenin kurumsal yapılarının gelişmişliği de yer alıyor. Bu nedenle, Türkiye’nin daha çok yatırım çekebilmesi için yatırımcıların değerlendirmelerinde önem taşıyan bu konudaki gelişimini sürekli olarak izlemesi ve geliştirmesi gerekiyor.

Bir ülkenin kurumsal yapısı değerlendirilirken beş alan özellikle göz önüne alıyor: (i) Politik ve sosyal sistemler, (ii) yatırıma açıklık, (iii) piyasaların rekabete açıklığı, (iv) iş gücü piyasası, ve (v) finans piyasaları.

Bir ülkenin politik ve sosyal sistemi değerlendirilirken demokrasinin gelişmişliği; siyasette sağlıklı bir rekabet ortamı olup olmadığı; uygulamada hükümet, meclis ve yargı arasında kuvvetler ayrılığının olup olmadığı; hukuk sisteminin bağımsızlığı, etkinliği, çalışma hızı; basın özgürlüğü ve tarafsızlığı; sivil toplum kuruluşlarının yaygınlığı ve etkinliği; yolsuzlukların yaygınlığı ve yolsuzluğa karşı toplumsal tepkiler; anlaşmalara uyum gibi konular değerlendiriliyor.

Yatırıma açıklık konusunda ise hem devletin, hem de toplumun iş dünyasına ve yabancı yatırımcılara bakışı, belli sektörlerde yabancı yatırımlara sınırlama getirilip getirilmediği; bürokrasinin etkinliği; elde edilen ekonomik kârların kullanımına ve yurt dışına çıkartılmasına getirilen kısıtlamalar; yabancı işçi ve yöneticilerin çalışma izinleri; gümrük tarifeleri ve gümrük dışı kısıtlamalar; ülkenin diğer ülkelerle ve uluslararası kurumlarla yapılmış anlaşmaları gibi konular değerlendiriliyor.

Piyasaların durumu değerlendirilirken ele alınan konular ise şu şekilde sıralanabilir: telif haklarının, markaların korunması; tasarım ve ar-ge konusuna verilen önem; müşteri kesitleri hakkında bilgi edinebilme kolaylığı; dağıtım kanallarının rekabete açık ve etkin olması; lojistik sistemlerinin ve firmalarının çalışma etkinliği ve yaygınlığı; alacak tahsilinin kolaylığı; çevre koruma ve ürün güvenliğine verilen önem; yenilikleri deneme konusuna açıklık; rekabet hukukunun uygulama etkinliği.
İş gücü piyasaları değerlendirirken yönetici kalitesi ve bulunabilirliği; çalışma hayatında sendikaların etkinliği; kalite kültürünün yaygınlığı; çalışma şartları ve ücretler; performans kültürünün yaygınlığı; okul ve okul sonrası eğitim kurumlarının yaygınlığı ve etkinliği; şirketlerin çalışan sayısını değiştirme esnekliği gibi konular öncelik kazanıyor.

Finans piyasları değerlendirilirken şirketlerin kredi kullanma kapasitesi; sermaye piyasalarına ulaşabilme imkanları; sermaye piyasalarının derinliği ve devletin aldığı pay; risk sermayesinin bulunabilirliği ve yaygınlığı; şirketlerin ve tüketicilerin kredibiliteleri konusundaki bilgiye ulaşma kolaylığı; kurumsal yönetim ilkelerine bağlılık ve bu konunun gözetimi; muhasebe kurallarının gelişmişliği ve gözetimi; düzenleyici ve denetleyici kurumların etkinliği; zordaki şirketler için uygulanan kurallar gibi konular ele alınıyor.

Ülkemizdeki en önemli sorunu işsizlik konusunda gelişme kaydedebilemenin yolu yatırımları artırmaktan geçiyor. Bu nedenle, yatırımcıların önem verdiği bu konularda önemli gelişmeler kaydetmeliyiz. Ölçülmeyen performans geliştirilemediğine göre, Tüsiad, TOBB gibi kuruluşların her sene bu konulardaki gelişmeleri ölçmek ve kamuoyu ile paylaşmak gibi bir sorumluluğu üstlenmesi ülke gelişmesine katkı sağlayacaktır.

Türk ABD İlişkilerini Geliştirmek

Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler demokrasi, özgürlükler, insan hakları ve serbest piyasa ekonomisi gibi ortak idealleri paylaşmak temeline dayanıyor. Nitekim, bu iki ülkenin halkı bu ortak değerler uğruna bir zamanlar kendi ülkelerinden çok uzak bir yörede, Kore’de, omuz omuza savaşmayı göze alabilmiştir, Bosna, Somali, Afganistan gibi bir çok bölgedeki işbirliğimizin temeli de bu ortak değerlerdir.

Her ilişkide olduğu gibi zaman zaman çıkar veya öncelik farklılıkları ilişkilerde iniş çıkışlara neden olabilmektedir. Örneğin, 1964 Johnson Mektubu, 1975-1978 silah ambargosu ve kesinlikle aynı düzeyde olmasa da Kuzey Irak’taki operasyonlarda bazı öncelik farklılıkları ilişkileri geren unsurlar olabilmektedir. Ancak, her iki ülke halkının da ortak değerlere bağlılığı bu farklılıkların aşılabilmesini ve ilişkinin uzun soluklu ve sağlam temelli olmasını sağlamaktadır.

Bu nedenle, Türk-ABD ilişkilerinin geleceğini düşünürken bu perspektifi unutmamalıyız. Ülkeler arasındaki ilişikilerin geleceğini düşünürken küresel boyuttaki iki gelişmeye de dikkat çekmek gerekiyor. Bunlardan birincisi ülkelerin güçleri ne olursa olsun, karşılıklı bağımlılığın artmasıdır. Brezilya’daki yağmur ormanlarının tahribi dünyanın iklimini etkiliyor. Çin’de ortaya çıkan sars hastalığı çok kısa bir zamanda Kanada’yı tehdit edebiliyor. Afrika’daki AİDS hastalığı, bir süre sonra dünyanın en büyük sorunlarından birisi haline gelebiliyor. Asya’daki talep patlaması, tüm dünya ülkelerinin daha yüksek enerji ve lojistik maliyetlerine katlanmasına sebep oluyor. Dünyanın bir yöresindeki terörist tehdit, dünyanın en güçlü devletine saldırabiliyor. Bu nedenle, ortak değerlere sahip olan ülkeler arasında işbirliğinin artması gerekiyor. Türkiye ve ABD, pek çok bölgesel sorun karşısında ortak kaygıları paylaşmakta, Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu ve Orta Asya’yı kapsayan geniş bir coğrafyada barış, istikrar ve güvenliğin pekiştirilmesi için birlikte çalışmaktadır. İki ülke, AB ve NATO genişlemesi ve uluslararası kurumların güçlendirilmesi gibi konularda da benzer görüşler taşımakta, yakın işbirliği içinde bulunmaktadırlar.

İkinci önemli gelişme ise ülkeler arasındaki ilişkilerin boyutlarının zenginleşmesidir. Artık ülkeler arasındaki ilişkiler sadece devlet kademeleriyle belirlenmiyor, aynı zamanda iş dünyasının, akademik ve sanat dünyasının ve sivil toplum kuruluşlarının önemi artıyor. Başka bir deyişle uluslararası ilişkiler gittikçe daha çok “sivil”leşiyor, devlet-dışı, hükümet-dışı bir kimlik kazanıyor. Örneğin, çevre sorunlarına karşı duyarlılığı, sivil toplum kuruluşlarının başlattığı hareketler geliştirdi. Bu hareketler dünyanın en büyük petrol şirketlerine kararlarını geri aldırmayı başardı. “İnsan hakları beyannamesinin” kabul edilmesi, kara mayınlarının yasaklanması gibi önemli gelişmeler sivil insiyatifler sayesinde gerçekleştiriliyor. Bu nedenle, Türk-ABD ilişikilerinin gelişmesinde değişik toplum kesimlerine ve sivil toplum örgütlerine önemli görevler düşüyor.

TAİK, Türk-Amerikan İş Konseyi, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin gelişmesini ve dengeli bir şekilde artmasını sağlamak amacıyla kurulmuş olan gönüllü bir kurum. Sayın Turgut Özal’ın da teşviği ile kurulan Türk-Amerikan İş Konseyi daha sonra TOBB, TÜSİAD, TİM gibi Türk özel sektörünün 9 kuruluşu tarafından kurulan DEİK bünyesindeki 67 İş Konseyine de öncülük yapmış oldu.

TAIK ana hedefi doğrultusunda Türk iş dünyasının ABD ile olan ilişkilerinin gelişmesi için bu dönemde 1.000’i aşkın toplantı düzenledi. Katılımcıları arasında Türkiye’den Cumhurbaşkanları, Başbakanlar, çeşitli bakanlar, iş ve akademik dünyasının önemli temsilcileriyle birlikte ABD Başkanı, Dışişleri Bakanı ve çeşitli bakanların, Kongre sözcüsü, bir çok Kongre üyesi ve danışmanları, Amerikan iş dünyasının saygın temsilcileri ve düşünce merkezlerinden konuşmacıların da olduğu bu toplantılarda 10.000’lerce katılımcının bilgilendirilmesi sağlandı, ilişkilerin derinleşmesine ve yaygınlaşmasına katkıda bulunuldu.

TAIK faaliyetleri geçtiğimiz 20 yılda iki ülke arasındaki ilişkilerde sağlanan önemli gelişmelere katkıda bulundu. Bu gelişmeler arasında aşağıdaki konuları sayabiliriz:

– Türkiye’nin Gelişmekte olan 10 Büyük Pazar (BEM) arasında değerlendirilmesi
– US Exim Bank’ın Türkiye risk oranını düşürmesi
– Türkiye’nin tekstil kotasının artırılması
– Apalaçya-Türkiye Ticaret Projesinin uygulamaya geçmesi
– Özel sektörün BDC (Business Development Council) içinde temsili
– Ekonomik Ortaklık Komisyonu (EOK) Toplantılarında özel kesimin temsili
– ABD Kongresinde Türk Dostluk Grubu (“Turkey Caucus”) kurulması
– ABD Kongresinde Ermeni Soykırımı tasarılarının reddi
– TUSIAD-US ofisinin açılarak lobi faaliyetlerinin yönlendirilmesi
– Washington’da her yıl yapılan Ortak Konferansın Washington’da gerçekleşen en büyük ikili konferans niteliğini kazanması
– Türk firmalarının ABD’de yatırım yapmalarına destek sağlanması
– Amerikan firmalarının Türkiye’de yatırım yapmalarına destek sağlanması
– Üçüncü ülkelerde işbirliğinin teşvik edilmesi (Orta Asya, Afganistan, Irak)
– Karşılıklı ticaretin dengelenmesi ve sektörel olarak çeşitlenmesi

Önümüzdeki dönemde TAIK, ABD’de Türk ekonomisini ve firmalarını tanıtmak, bilgi paylaşımı sağlayarak Türk-Amerikan iş geliştirme imkanlarını sürekli ilerletmek için gerekli zemini oluşturmak hedefine odaklanmayı planlamaktadır Bu hedef doğrultusunda yaptığımız çalışmalarda şu konulara öncelik veriyoruz:

• İki ülke arasında ticari ve sınai işbirliğinin ve ortak yatırımların artırılması
• Ticareti ve ortak yatırımı kısıtlayıcı mevzuat ve uygulamaları tespit ederek, bunların kaldırılması veya iyileştirilmesi yönünde ilgili mercilere bilgi verilmesi
• Finansman olanaklarının geliştirilmesi
• Türkiye’nin ve Türk ekonomisinin ABD’de tanıtılması
• ABD’deki iş fırsatlarını Türkiye’nin değişik yörelerinde tanıtılması
• Üçüncü ülkelerde işbirliğini teşvik edilmesi

Bu doğrultuda TAIK’in 20. yılında başlattığımız faaliyetler ise şu şekilde özetlenebilir:

• Anadolu-ABD Köprüsü temasıyla her ay ayrı bir ilimizde ABD ile iş geliştirme konusunda bilgi paylaşımı sağlayacak toplantılar düzenlemek
• Türk-Amerikan ilişkileri konusunda kamuoyu oluşturulması için içerik geliştirmek ve paylaşımı yaygınlaştırmak için basın ile ilişkilere ağırlık vermek
•Türk-Amerikan İlişkilerinin değişik boyutları hakkında kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla aylık toplantılar düzenlemek, araştırma projelerini desteklemek ve Türk-ABD işbirliğindeki başarı hikayelerini kamuoyuna sunmak
• Eyalet ve sektör bazında iş geliştirme faaliyetlerine öncelik vermek
• www.turkey-now.org sitesinin kurulmasıyla iki ülke arasında iş fırsatları konusuda güncel bilgi sunmak

TAIK, çalışmalarında aynı hedefleri paylaşan kamu ve özel sektör kurumlarıyla, üniversiteler, düşünce merkezleri ve sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği yapmanın önemine inanmaktadır.

Ana hedefimiz, Türkiye ve ABD arasındaki ekonomik ve ticari ilişkinin çeşitlenmesi, gelişmesi ve yaygınlaşmasına katkıda bulunmaktır. Ortak değerleri paylaşan bu iki ülkenin, ortak çıkarlarlarının ve ekonomik olarak karşılıklı bağımlılığının artmasına katkıda bulunmanın, önceliklerimizde de uyum sağlanmasının en etkili yolu olduğuna inanıyoruz.

Antalya’nın Markalaşması

Antalya son yirmi yıldaki yatırım atağı ile dünyanın önemli turizm merkezleri arasına girmeye başladı. Ancak, Türkiye’nin bu gelişen turizm hacminden ne kazandığı sorusuna yeterince odaklanamıyoruz. Turist sayılarındaki artış bizi memnun etmeye yetiyor. Tıpkı ihracatta da yaratılan katma değer yerine artan cirolara odaklanmamız gibi.

Oysa, katma değere odaklanabilmek için Antalya’nın zihinlerde farklı boyutlarıyla yer edinmesi, yapılan yatırımlardan yıl boyu faydalanmayı sağlayacak yaklaşımlar geliştirmesi, gelen turistlerden daha fazla gelir elde edecek yaklaşımlar sergilemek gerekiyor.

Antalya’nın marklaşamasında katma değer artırmayı sağlayabilecek bazı önerileri paylaşmak isterim:

Antalya’nın AB’nin Florida’sı olarak konumlandırılması: AB’nin bugün sıklıkla tartıştığı ve önümüzdeki dönemde karşılaşacağı en önemli sorunlarından biri yaşlanan nüfusudur. Ortalama yaşam süresinin 81 sene olduğu AB’de, yaşlı nüfusun huzur içinde geçirmek isteyeceği emeklilik sonrası yaklaşık on beş senelik bir süre vardır. Bu süredeki beklentileri ılıman bir iklim, birikimlerini değerlendirecekleri huzurlu bir ortam ve iyi bir bakım ve sağlık hizmetidir. Üstelik, insanlar hayatlarının bu dönemlerinde hem daha geniş kaynaklara sahip oluyorlar, hem de bu kaynakları kaliteli bir hizmet için kullanmaya eğilimleri yüksek oluyor. Antalya AB’nin yaşlı nüfusunu tatmin edecek bu özelliklere sahip bir ilimizdir.

Aynen Florida’da olduğu gibi Antalya’da AB’nin yaşlı nüfusunu bölgeye çekerek Antalya AB’nin yaşlı nüfusuna bakım sorununa ekonomik bir çözüm getirerek kendi ekonomik büyümesini de hizmet ihraç ederek finanse etmiş olur. Bu yatırımı çok fazla olmayan, bir çok sektöre de iş yaratabilecek ve tüm bir seneye yayılacak faaliyeti içeren bir vizyondur.

Antalya’nın Noel Baba Kenti olarak konumlandırılması: Noel Baba dünyada yüz milyonlarca insan için mutluluk ve şenlik sembolüdür. Turizm sezonunun zayıf olduğu, Avrupa’lı çocukların okul tatilleriyle uyumlu ve insanların Christmas’ı düşünmeye başladıkları Ekim-Kasım tarihlerinde Anneler Günü, Babalar Günü, Sevgililer Günü gibi bir Noel Baba Günü (veya haftası) oluşturulması Antalya’nın markalaşmasına katkıda bulunabilir. Bu tarihte bir taraftan tüm dünyada çeşitli etkinlikler düzenlenirken, bir taraftan da özellikle çocuklara yönelik faaliyetlere ağırlık verilen şenliklerin Antalya’da düzenlenmesi, Antalya ve Noel Baba Evi ile ilgili lisanslı ürün, oyuncak ve hediyelerin geliştirilmesi ve pazarlanması katma değeri artırabilir. Çocuklar için eğlence parkları gibi yatırımların yapılması sadece bu hafta içinde değil, tüm yıl boyunca tatillerini çocuk odaklı olarak planlayan ailelerin cezbedilmesine de yardımcı olabilir.

Antalya’nın bir Spor Kenti olarak da konumlandırılması: Spor insanları hareketlendiren, heycanlandıran önemli bir ticari faaliyet. Olimpiyatlar, Dünya Şampiyonaları gibi organizasyonlar bu kavramı en güzel ortaya koyan örnekler. Antalya’da dünya klasmanında spor tesisleri yatırımları yapmanın belli organizasyonları Antalya’ya çekmek için önemli olduğu unutulmamalıdır. Örneğin futbol lglerinin kış arasında Antalya’da düzenlenen Efes Cup turnuvası gibi organizasyonlar yaz tatilini erken planlayan yabancı turistlerin tam karar aşamasında Antalya’yı hatırlamaların da yardımcı olabiliyor. Ayrıca, Antalya’ya daki turizm tesislerinin kışın da kullanımını artırmak üzere kayak turizmi için yatırımların yapğılması fayda sağlayacaktır. Rafting ve özellikle golf gibi yüksek katma değer bırakacak turistleri cezbedecek yatırımlar da mevcut yatırımların çok daha verimli kullanılmasını sağlayabilecektir.

Antalya’nın AB için Silicon Valley veya Research Triangle olarak konumlandırılması: Dünya’da yüksek katma değer yaratan bilimsel araştırmalara dayalı girişmcilerin yaşam kalitesi açısında daha olumlu iklime sahip yöreleri tercih ettikleri biliniyor. Ayrıca, bilimin geliştiği merkezlerde yeni iş yatırımlarının da yüksek katma değer yarattığı biliniyor. Bu nedenle, Antalya’da araştırma merkezlerinin kurulması ve bu bölgeye önde gelen bilim adamlarını cezbedecek yatırımların yapılması Antalya’nın yaratıcılığın da merkezi olmasını sağlayabilir.

Bu projeler, Antalya’nın üstlenebileceği vizyona örnek teşkil etmektedir. Bu projelerin gerçekleşebilmesi için tüm paydaşların, yani vatandaşlar, kamu, özel ve sivil toplum kuruluşlarının, üzerlerine düşen görevleri yerine getirmeleri ve bu vizyonun parçası haline gelmeleri gerekmektedir. Bu tür projelerin bir diğer avantajı da Türkiye hakkındaki ön yargıların yok edilmesi veya değişmesi yönünde yapacakları katkılardır.

Eğitimde İçerik ve Süreç

Türkiye, eğitim çağındaki gençlerin toplam nüfusa oranı en yüksek olan ülkeler arasında yer alıyor. Bu nedenle de eğitim politikaları oluşturulurken nicelik nitelikten daha öncelikli bir konum taşıyor. Oysa her yıl milyonlarca gencimizin zamanlarını ne kadar etkin olarak kullanabildiğimizi ve onları geleceğe hazırlamada ne kadar başarılı olduğumuzu belirleyen en önemli unsurlardan birisi de eğitimin kalitesidir. Eğitim kalitesini belirleyen unsurlar arasında öğretmenlerin, okul kitaplarının, eğitim mekanlarının, eğitim araç gereçlerinin, müfredatın kalitesi gibi bir çok kou sayılabilir. Bunlardan bazılarının kalitesini geliştirmenin maliyetleri çok yüksek olmakla birlikte bazılarının kalitesini geliştirmek çok daha kolaydır. Örneğin, okul kitaplarının ve müfredatın kalitesini geliştirmenin maliyeti, okulların ve öğretmenlerin kalitesini geliştirmeye göre çok daha azdır.

Eğitimde içerik kalitesini geliştirmek önemli bir öncelik olarak ele alınırsa, her sene 15-20 milyon adam-yıl boyutunda eğitim için kullanılan öğrenci zamanının verimi önemli ölçüde artırılabilinir. Bunun yanısıra, eğitimin sadece bilgi düzeyini değil, aynı zamanda davranış düzeyini de geliştirmenin bir aracı olduğunu unutmamalıyız. Bu nedenle, öğretmenlerin sadece müfredatı takip etme ve öğrencilerin bilgi düzeyini geliştirmenin yanısıra öğrencilerin davranışsal yetkinliklerini de çağdaş beklentilere uygun olarak geliştirme sorumluluğu var.

Bu amaçla dikkat edilmesi faydalı olan bazı yetkinlikleri ve bunları geliştirmek için süreçte yapılabilecek örnek uygulamaları paylaşmak faydalı olacaktır. Örneğin, günümüzde başarı için gerekli olan önemli yetkinliklerden birisi toplantılara hazırlıklı ve zamanında gelmektir. Bu yetkinliği geliştirmek için dersin başında küçük sınavlar vermek öğrencilerin zaman konusundaki duyarlılıklarını artırır.

Geliştirilmesinde fayda olan bir başka yetkinlik, başkalarının zamanın ve ilgisinin sınırlı olduğu bilincini yerleştirmektir. Bu nedenle, verilen ödevlerin sayfa ve/veya kelime sınırlamasıyla birlikte verilmesi öğrencilerin önemli ile önemsizi ayırabilmeye odaklanmasına ve fikirlerini daha net olarak anlatabilmesine yardımcı olur.

İletişim yetkinliğini geliştirebilmek için öğrencilerin kendi sınıf arkadaşlarına sunumlar yapmasını sağlayacak hazırlıklara yönlendirilmesi de fayda sağlıyor.

Geliştirilmesinde fayda olan yetkinliklerden birisi de kısa vadeli hedeflerle uzun vadeli hedefler arasında denge kurulmasıdır. Bu nedenle öğrencilere, günlük, haftalık ödevler kadar dönemlik ödevlerin de verilmesi bu konudaki duyarlılıklarının, planlama yetkinliklerinin ve disiplinlerinin gelişmesine katkıda bulunur.

Günümüzde başarılı olabilmenin önemli gereklerinden birisi de takım çalışmasıdır. Bu nedenle, öğrencilerin çeştli projelerini farklı kişilerden oluşan küçük ve büyük takımlar halinde gerçekleştirmelerini istemek, onların farklı insanlarla birlikte çalışma deneyimini artırır.

Bilginin çok hızlı olarak güncelliğini yitirdiği bir dönemde yaşıyoruz. Bu nedenle, öğrencilerin bilgi düzeyini artırmak kadar öğrenmeyi öğrenecek yaklaşımları kazanmaları büyük önem taşıyor. Araştırma odaklı ödevler ve bunlarını sınıfta tartışıldığı ortamlar yaratılması bu yetkinliğin geliştirilemsine yardımcı olur.

Öğrenciler, gerçek hayat ile içiçe olan eğitimlerden daha çok faydalanıyorlar. Bu nedenle, dersin konusuyla ilgili güncel konuları tartışmaya zaman ayırmak ve toplumda bu konularda deneyim sahibi kişilerin sınıfa davet edilemsi de öğrenmeyi hızlandırıcı ve kalıcı kılan bir yaklaşım oluyor.

Sürekli gelişmenin temelinde düzenli olarak ölçülen performans ve geri besleme süreci vardır. İnsanın kendi motivasyonunu geliştirmesinin temelinde de kendi performansı hakkında gerçekçi değerlendirmeler yapabilmesi vardır. Bu nedenle, öğrencilere sınavlarda kendi cevapları için not verme fırsatı tanınır ve bu değerlendirmelerin sınavların objektif değerlendirmeleriyle karşılaştırılmasına fırsatı yaratılırsa, öz değerlendirme yetkinliğinin geliştirilmesine yardımcı olur.

Özetle, bu ve benzeri uygulamalar, konusu farklı bir çok derste kullanılabilecek yaklaşımlardır. Bu yaklaşımlar içerik kadar süreç ile öğrencilerin gelişmesine destek sağlamaya örnek oluşturuyor.

Yalın Vergi

Vergi devleti devlet yapan kaynakların temeli, toplumların kamu hizmetlerini gerçekleştirebilmesinin aracıdır. Vergi sisteminde geçerli olması beklenen temel prensipler asırlardır çeşitli devletlerin uygulama deneyimlerinden faydalanılarak şu şekilde özetlenmektedir. (i) Yatay adalet – Benzer gelir düzeyinde olanlardan benzer düzeyde vergi alınması, (ii) Dikey adalet – Gelir düzeyi yüksek olanlardan daha yüksek oranda vergi alınması, düşük olan kesimlerin ise sosyal devlet anlayışı çerçevesinde desteklenmesi, (iii) Bireysel adalet – Vergilerin bireyleri daha çok ve verimli çalıştıkça daha yüksek gelir elde etmekten ve daha çok tasarruf yaptıkça daha yüksek gelir elde etmekten alıkoymaması, (iv) Verimlilik – Vergilerin toplanmasında oluşan maliyetlerin toplanan gelire orantılı olarak düşük kalması, (v) Etkililik – Vergilerin, vergi koyulan ekonomik faaliyetlerin aşırı şekilde engellenmesi sonucunu doğuracak düzeyde olmaması, (vi) Basitlik – Vergilerin sadece vergiyi toplayanların değil, aynı zamanda vergiyi verenlerin de zaman maliyetlerinin düşük tutulması için kolay anlaşılır ve uygulanır olması, (vii) Şeffaflık – Vergi verenlerin vergi sistemine güvenmelerini sağlayarak vergi uyumunun artmasını sağlayacak tedbirlerin alınması.

Çeşitli vergi uygulamaları bu prensiplerden biri veya birkaçıyla savunuluyor. Ancak, bu prensiplerin herbiri ne kadar iyi gözükürse gözüksün, birçok durumda birbirleriyle çatışıyor. İşte bu nedenle zaman içinde gelişen vergi sistemleri bu prensipleri karşılamaktan uzak kalıyor. Sonuçta vergi sistemlerinin net etkileri bu prensiplerin hiçbirinin geçerli olmadığı bir noktaya geliyor. Bu durum sadece Türkiye’de değil, bir çok ülkede de bu şekilde gerçeklşiyor.

Özellikle vergi sistemi gelişmiş olan ve karmaşık bir vergi sistemi nedeniyle oluşan güçlü çıkar gruplarının oluştuğu ülkelerde vergi reformu da güçleşiyor. Teorisyenlerin geliştirdiği ve yukarıda bahsedilen prensiplerden bazılarında vazgeçilerek net etkileriyle daha cazip sonuçlar elde edileceği savunulan vergi sistemleri genellikle uygulanamıyor.

Ülkemizde kayıtsız ekonominin ulaştığı boyut, vergi politikalarının ve uygulamasının etkin olmaktan çok uzak olduğunun bir göstergesidir. Vergiler gerek milli gelir içerisindeki büyüklükleri ve gerekse geniş kitleleri ilgilendirmeleri yönüyle hem makro hem de mikro alanda çok önemli unsurlardır. Ülkemiz açısından 60-70 milyar dolarlık bir gelirin toplanıyor olması tek başına önemli bir göstergedir.

Bugün ülkemizde vergi sistemi ekonominin önünde engel, dünya trendlerinden ve rekabetinden uzak, sosyal politikalara cevap veremez durumda, karmaşık ve kendi içinde tutarsız bir konuma gelmiştir. Ülkemizdeki enerji, iletişim gibi önemli girdilerin üzerindeki yüksek vergi yükü bir çok sektörde rekabet gücümüzü yitirmemize sebep olmaktadır. Ayrıca, vergilerin toplanmasında ağırlığın çalışanlar ve çok sınırlı sayıda kurumun üzerinde olması hem vergi adaletsizliği, hem de devletin sosyal politikalarının uygulanamaması sonucunu doğurmaktadır. Üstelik vergilerdeki karmaşıklık, uyum sağlamaya çalışan mükellefler için de ağır bir yük oluşturmaktadır. Ekonomimizin en kırılgan noktası olan kamu borçlarının geri ödenmesi ve yeni yatırımların finanse edilebilmesinin en hızlı ve etkin yolu, vergi sisteminin henüz ulaşılamayan kesimlere yaygınlaştırılmasıdır. Yaygınlaştırma sağlanmadan vergi oranlarının düşürülmesi ve dolayısıyla yatırımların ve istihdamın geliştirilmesi de mümkün olamamaktadır.

Bu nedenle, teorik olarak uzun zamandır gündemde olan tek oranlı “yalın vergi” ülkemizde de tartışılmaya başlanmalıdır. Bu konuda özellikle AB’ye yeni üye olan ülkeler ve Rusya’daki gelişmeler sadece Türkiye’yi değil, tüm AB’yi etkileme potansiyeline sahiptir. 1994’te Estonya’da %26 oranıyla uygulanmaya başlayan tek oranlı basit yalın vergi, 2001 yılında Rusya’da %13 oranıyla, daha sonra da Sırbistan ve Ukrayna’da %14 ve %13 oranlarıyla uygulanmaya başladı. Bu ülkeleri Gürcistan %12 ile ve AB üyesi Slovakya %19 ile izledi. En son Romanya %16 ile bu yeni sisteme geçiş yaptı. Şimdi Polonya ve Cek Cumhuriyeti de %15 oranlı yalın vergi sistemine geçmeyi tartışıyor. Belki daha da önemlisi Hollanda, İspanya ve Almanya’da da ciddi politikacıların bu konuda fizibilite çalışmaları yapmaya başlamış olmalarıdır.

Özetle, yatırımları cezbetme, istihdamı artırma ve kayıt dışılığı önleme konusunda en hızlı atılımı yapmamıza yardımcı olabilecek bir yalın vergi politikasına geçiş konusu Türkiye’nin de gündemine girmelidir.

Tarihe Küresel Bakış

“Türkler: Bin Yılın Yolculuğu” sergisinin İngiliz Kraliyet Sanat Akademi’sinde açılmasına fikri ve maddi katkıda bulunanları kutlamak gerekir. Çünkü tarih, toplumların kendilerini ve ‘ötekileri’ tanımlamada kullandıkları bir araç olarak görülüyor. Avrupa ise, tarihini Türkleri ‘öteki’ olarak nitelendiren ve kendisini iyi ve güzel gösterirken, Türkleri barbar ve bağnaz gösteren şekilde kaleme almış. Bugün AB üyeliği sürecinde aşılması gereken en önemli konulardan birisi de yüzyıllardır Avrupa’nın atasözlerine, masallarına girmiş olan bu Türk imajının değiştirilmesidir. Bu nedenle, Türklerin savaşçı özellikleriyle değil, kültürel birikimleriyle tanıtılmasını sağlayan bu etkinlik önemli bir adım oluşturuyor.

Ancak, bu önemli etkinlik bile tarihe bakış açısından yeni bir paradigma sunmuyor. Bu nedenle başlığı “Türkler” olan bir etkinlik ancak sınırlı bir entelektüel kesimi etkileyebilecek, toplumda kuvvetli önyargısı olanları ve Türklere ilgi duymayan geniş kesimlere yeterince hitap edemeyecektir.

Tarih konusunu sadece kimlik tanımlama aracı görmek doğru değildir. Tarihe bakışta gerekli olan paradigma değişikliği tarihin sadece geçmişle ilgili olmadığı, esas gelecek için yol gösterici olması gerektiğidir. Bu nedenle, tarihimizi incelerken ve çeşitli etkinliklerde dünya kamuoyuna sunarken sadece geçmişin tanıtımı olarak değil, aynı zamanda bugünün ve geleceğin sorunlarına çözüm olarak da konumlandırmak gerekiyor. Mahfi Eğilmez’in Hititler ile ilgili araştırmaları, bugünün toplumsal sorunlarına ışık tutacak şekilde sunması bu kavram açısından güzel bir örnektir.

Gelecek ile ilgili en önemli değişimlerden birisi de dünya üzerinde yaşayan insanların karşılıklı bağımlılığının artacağıdır. Bu nedenle, sadece Türkiye’nin AB ile ilişkilerinin geliştirilmesi açısından değil, aynı zamanda dünya vatandaşları nezdindeki değerin artması açısından da Türklerin ‘öteki’ olarak nitelendirilmesini değiştirmek önemlidir.

Tarihimiz ile ilgili tanıtımın nasıl yapılacağını hem küresel, hem de gelecek odaklı bir paradigma ile ele almak Türkiye’nin dünya üzerindeki konumunu olumlu etkilemek açısından önem taşıyor. Bu konudaki yaklaşımımız ise kendimize odaklı değil, hedef kitleye odaklı olmalıdır. Bu nedenle örneğin, bir Türkiye filmi yaptırmak yerine Hıristiyanlık ile ilgili bir etkinlikte Hıristiyanlığın tarihi açısından Türkiye’nin önemini vurgulamak çok daha etkili olacaktır.

Ülkemizin tarihi, kültürel ve insani zenginlikleri bize dünya vatandaşlığı odaklı çözümler önermek konusunda rekabet avantajı getirebilir. 500 yıl önce İspanya’dan kaçan Yahudilere ev sahipliği yapmış olmamız, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un alınışından sonra farklı din ve kültürlere sahip olanlara tanıdığı haklar ve dünyada ünlenmiş misafirperverliğimiz, Mevlana’nın Yunus Emre’nin temsil ettiği hoşgörü kültürümüz bugünün dünyasında gerekli olan yönetim kültürü açısından önemli ipuçları veriyor.
Küresel barış için, insan haklarının herkesçe yaşanabilmesi için, küresel demokrasi için, hoşgörünün ve insanların karşılıklı bağımlılığının tarihteki örneklerini sergileyen etkinliklere ihtiyaç var.

Bu konudaki küresel bir girişimin öncüsü, bağrında hoşgörü kültürünü barındıran Türkiye olamaz mı?

Kızlarını Eğiten Yaşam Kalitesini Geliştirir

Bir toplumun gelişmesi, yaşam kalitesinin artması, o toplumun insan kaynaklarını ne kadar etkin kullandığı ile belirleniyor. İnsan kaynağının verimli ve etkin kullanımı ise eğitim ile belirleniyor. Nitekim, ülkelerinde ciddi bir eğitim reformu gerçekleştiren ülkelerin, bu reform başladıktan sonra 10-15 sene içinde ekonomik gelişmelerinde zıplama yaşadıkları biliniyor. Ülkelerin nüfus yapılarında bazı farklılıklar olsa da, ortalamada toplumların yarısını kadınlar oluşturuyor. Böylesine önemli bir kaynak için eğitimde fırsat eşitliği sağlayan ve kızlarını da iyi eğiten toplumların refah düzeyleri ve yaşam kaliteleri artıyor. Çünkü eğitim, sadece eğitim alan kişiyi değil, çevresini de etkliyor.

İyi eğitim alanlar öncelikle kendilerine fayda sağlarlar. Çünkü verimlilikleri ve etkinlikleri artar. Bu nedenle, eğitim seviyesi tek belirleyici olmasa da genelde gelir düzeyini olumlu olarak etkileyor. Bu nedenle eğitim kadın-erkek arasındaki gelir eşitsizliğini gidermenin en temel araçlarından biridir.

Eğitimin yaşam kalitesini olumlu etkilediği bir diğer alan da aile içi ilişkilerde kendisini göstermektedir. Örneğin, iyi eğitim eşlerin gelir düzeyleri arasındaki farklar azalır ve ilişkinin daha dengeli olmasına yardımcı olur.

Bunun yanısıra, genellikle iyi eğitim alanların çalıştıkları iş kollarında çalışma ortamı da daha caziptir. Dolayısıyla, hayatlarının önemli bir kısmını geçirdikleri ortamın kalitesi yaşam kalitesini etkiler. İş stresinin, aile ilişkilerine yansıması azalır.

Eğitim seviyesinin nüfus planlamasıyla doğru bir korelasyonu olduğu tespit edilmiştir. Dolayısıyla, eğitim fakirliğin de panzehiri sayılabilir.

Anneleri iyi eğitilmiş bir toplumun çocukları da daha iyi eğitim görürler. Dolayısıyla, iyi eğitimin kendini artırıcı ve nesiller arası gelişimi motive edici bir yönü vardır. Yine iyi eğitm görmüş annelerin çocukları sağlık açısından da daha iyi bir konumdadır. Daha iyi beslenip, daha iyi bakılmaları fiziksel ve ruhsal gelişimlerine katkıda bulunur.

Eğitim görmüş kadınların kendi sağlıklarına daha iyi baktıkları stresten daha az etkilendikleri ve sorunlara daha kolay çözümler ürettikleri gözlenmektedir.

İstatistikler, hane halkının satın alma kararlarında kadınların ön planda olduğunu göstermektedir. Bu nedenle, eğitim görmüş kadınlar daha bilinçli seçimler yapabilmeleri nedeniyle, piyasaların daha verimli çalışmasını ve rekabet gücünün artmasını da sağlar.

Eğitim seviyesinin gönüllülük ve bağışçılık ile de olumlu bir ilişkisi vardır. Dolayısıyla, kadınları iyi eğitilmiş bir toplumda toplumsal barış, ve toplumsal sorunların çözümüne gönüllü katkıda bulunma motivasyonu da yüksek olur.

Yapılan araştırmalar, kadınların eğitim seviyesi arttıkça ailelerin kendi gelecekleri için hazırlık yapmaya olan eğilimlerinin arttığını göstermektedir. Dolayısıyla, eğitim yaş grupları arasındaki gelir dengesinin de daha sağlıklı olarak kurulmasına yardımcı olur.

Eğitim seviyesi arttıkça toplumda yeniliklerin ve teknolojinin benimsenme hızı da artar. Dolayısıyla, eğitim seviyesi, gelişme ve katma değer için gerekli olan Ar-Ge yatırımlarının da artmasına yardımcı olur.

Eğitimin toplumsal aşırılıkları ve suç oranlarını da azalttığı tespit edilmiştir. Eğitimli bir toplum aynı zamanda daha da güvenli bir yaşam demektir.

Özetle, toplum olarak kızlarımızın eğitimine ayırdığımız kaynakları artırmak, yaşam kalitesimizin kalıcı olarak artırılmasını sağlayacaktır.

Toplumda “Kızını dövmeyen, başını döver” sözünün yerini “Kızını okutmayan, ailesinin yaşam kalitesini köstekler” sözü aldığında, yaşam kalitesi yüksek bir ülke olma yolunda önemli bir adım atmış oluruz.

İstihdamı Geliştirmek

Türkiye’nin en önemli sorunu istihdam sorunudur. Çeşitli tahminlere göre geçtiğimiz bir yıl içinde işsizler ordusuna katılan 1.5-2 milyon kişiyle birlikte işsiz sayısı 5 milyon kişi kadardır. Çalışabilir nüfusun yaklaşık beşte birini oluşturan bu rakamlarla, Avrupa’nın en büyük işsizlik oranına sahip ülke konumundayız. Üstelik bu rakamlar, büyük ölçüde genç yaşta emekli olup da çalışmayanlarla, ‘‘eksik istihdam’’ olarak tanımlanan fakat ‘‘çalışıyor’’ olarak kabul edilen çalışabilir nüfusun %10’una yakın kişiyi de kapsamamaktadır.

İstihdamı engelleyen en önemli unsurlurdan biri vergi mevzuatıdır. Çalışanlar için kaynağında alınan vergiler, “Gelir Vergisi” olmaktan çıkıp “İstihdam Vergisi” haline gelmiştir. Türkiye’de üretimde çalışan bir işçinin ücreti üzerindeki vergi yükü %26 civarındadır. Sosyal güvenlik primleri ile birlikte değerlendirildiğinde, kalifiye beyaz yakalı personelde bu oran %50’yi aşmaktadır. Türkiye, OECD ülkeleri içinde işçi ücretlerini bu denli vergilendiren sayılı ülkelerden biri konumundadır. Sonuç, kaçakların artması ve istihdamdan tasarruftur.

İşsizliğin azaltılması için yalnızca ekonominin büyümesini beklemek yeterli olmayacaktır. Dolayısıyla, makro hedeflerden ödün vermeksizin vergi mevzuatını değiştirmenin güçlüğü de göz önüne alınarak, en azından belli bir tarihten sonra sağlanan ek istihdamın üzerindeki vergi yükü önemli ölçüde azaltılmalıdır.

Türkiye’nin büyümesi için gerekli yabancı sermayenin cezbedilmesi gereklidir. Özellikle, kısa dönemde istihdam artıracak öncü yabancı sermaye yatırımlarına belli bir dönem için bonkör teşvikler verilmesi ülke çıkarınadır.

Bu bağlamda, kurulması planlanan İrlanda modeli “yatırım ajansının”, Almanya’nın birleşmesi sırasında kurulan “Treuhandanstalt” modelinin özelliklerini taşıması faydalı olacaktır. Bu özellikler şu şekilde özetlenebilir: (i) sınırlı bir süre için kurulmuş olması, (ii) geniş yetkilerle donatılmış olması, (iii) özel sektörde başarısını ispatlamış, güvenilir bir yönetime teslim edilmesi, ve (iv) performans kriterinin işlem bazında “yanlışların” hesabını sormak değil, verilen süre içinde sağlanan yabancı sermaye girişi ve istihdam artışı olarak belirlenmesi.

Ayrıca, istihdamı geliştirebilmek için:

a)Sadece mevcut işlerin büyümesi yeterli olmayacaktır, yeni şirket kuruluşlarının ve girişimciliğin teşvik edilmesi gereklidir.
b)Sanayinin üretim maliyetini düşürecek önlemler alınmalıdır.
i. Finansman maliyeti (İstikrarlı hükümet ve ekonomi yönetimi – ülke riski)
ii. Enerji maliyeti
c)Uzun vadeli finansman kaynağı yaratmak için sermaye piyasalarının gelişmesi sağlanmalıdır.
i. Hisse ve şirket tahvili ihracı için teşvik ve uygun ortam
ii. Bireysel emekliliğe acilen ve büyük hacimle geçilmesi
d)Kısa vadeli finansmanın maliyeti çok yüksektir, maliyet düşürücü ve miktarını artırıcı değişimlere öncelik verilmelidir.
i. Bankaların daha ucuz kredi vermesini sağlayıcı (munzam karşılıkta azalma gibi)
ii. Bankaların daha çok kredi vermesini sağlayıcı (kısa vadeli kamu borçlanmasını azaltmak gibi)
iii. Şirket finansman bonosu piyasasının yaratılması
e)Devletin sanayi teşvik politikası seçici olmalıdır.
i.Stratejik önemde sektörlere teşvik (yazılım, donanım, eğitim, vb)
ii.Tüm sektörleri besleyen sektörlere teşvik (finans, enerji, iletişim, yazılım, donanım, nakliyat, lojistik)
iii. Uluslararası marka yaratımına destek için teşvik (Vestel, Tat, vb global ölçekte kapasiteye sahip ancak henüz global marka oluşturamamış şirketler)
iv. Katma değeri yüksek bilgi ve teknoloji üretimini destek için teşvik (belli konularda dünyanın en iyi yüz bilim adamından en az beşini ülkemize cezbedecek yatırımlar, uluslararası patent alınması gibi)

Türkiye ekonomisi tarihinin hiçbir döneminde istihdam ile makro dengeler arasındaki çelişkileri bu denli yoğun yaşamamıştı. Bugün için kurulmuş görünen denge, yukarıda belirtilen tedbirlerle büyüme ve istihdam artışı yönünde değişmez ise programın sürdürülebilirliğinin tehlikeye düşebileceği unutulmamalıdır.

Bilimsel Çalışmalarla Politika Üretmek

Ülkemizde politika üretmek (“policy analyses”, “policy development”) kavramı, politika yapmak (“politics”) kavramı ile karıştırılıyor. Zaten politika kararlarımız da genellikle o kararlardan ne gibi etkilenmeler olabileceğini irdeleyen bilimsel çalışmalara dayandırılmıyor. Bu nedenle, ya bazı sonuçların hangi politika kararları neticesinde ortaya çıktığının farkına bile varılmıyor, ya da yanlışlıkları düzeltmek üzere sık sık karar değiştirerek toplumsal güven zedeleniyor.

Örneğin, birçok gelişmiş ülkede vergi politikalarını oluşturulması süreci, (i) mükelleflerin de katılımını içeren kurumsal mekanizmaları,(ii) kararlardan önce ve sonra ekonomik modelleme ile vergilerin etkilerinin değerlendirilmesini ve (iii) şeffaf, açık, hesap verebilir bir yasalaşma sürecini içeriyor. Oysa, Türkiye’de genellikle vergi politikaları ekonomik etkileri irdelenmeden ve mümkün olduğunca kapalı kapılar ardında sadece gelir üretme hedefiyle oluşturuluyor. Bunun soncunda da birçok sektörde ya kayıt dışı faaliyet artıyor, ya da sektör dünyayla rekabet edecek ekonomik boyuta gelemiyor. Örneğin, Microsoft bir Türk firması olsaydı, kendisini bir “klavye vergisiyle” karşı karşıya bulur ve ne ar-ge faaliyetlerini yeterince geliştirebilir, ne de bu kadar kâr elde edebilirdi !

Potansiyel politikaların olası etkilerinin bilimsel çalışmalarla ortaya konması ve böylelikle daha iyi politika seçeneklerinin oluşturulması genellikle TESEV, ASSAM ve TOBB’un yeni kurduğu düşünce merkezleri (“think-tank”) aracılığıyla sağlanıyor. Ülkemizde, politika üretme sürecine bilimsel katkının yetersiz olması sadece politikacıların bu konudaki duyarsızlıkları nedeniyle değil, aynı zamanda politika üretme çalışmalarına yeterince kaynak ayrılmaması ve bilim adamlarımızın politika üretecek bilimsel çalışmalara yeterince ilgi göstermemesinden de kaynaklanıyor. Oysa, bir politika konusunda yapılan hatanın maliyeti toplumsal olarak çok yüksek olabiliyor. Bu nedenle, ülkemizdeki düşünce merkezlerinin gelişmesine daha çok kaynak ayırmak, aslında kamu yararınadır.

Ayrı bir sorun da bu konularda yapılan çalışmalardan yeterince faydalanılmaması. Bunun da birçok nedeni var: (i) Araştırmacıların gerçek sorunlara eğilmemesi ve/veya araştırmaların sonuç odaklı olmaması; (ii) Araştırma sonuçlarına kolayca ulaşılamaması ve/veya sonuçların ilgili mercilere iletilmesi için yeterli kaynak olmaması; (iii) Araştırma sonuçlarının politikacılar tarafından iyi anlaşılmaması ve/veya araştırmacı tarafından iyi anlatılamaması.

Araştırmaların sonuç odaklı olmasını sağlamak için çalışmanın başlangıç aşamasından itibaren araştırmacı ile politikacı-bürokrat kesimi arasında etkin iletişim kurulması faydalı olur.

Sonuçların iletişimini geliştirmek için araştırma sonuçlarının hedef kitlenin anlayacağı şekilde yazılabilmesine ve duyurulması için gerekli toplantıların düzenlenebilmesine kaynak ayırmak gerekiyor. Ayrıca, araştırma sonuçlarının, bilimsel dürüstlükten ödün vermeksizin, ancak farklı kesitlerdeki hedef kitleler için onların ilgisini çekecek şekilde anlatılmasını sağlamak önem taşıyor.

Araştırma sonuçlarının iyi anlaşılabilmesi için politikacıların ve bürokrasinin eğitimine ve bilgilendirilmesine, bilinçli kullanıcı haline getirilmelerine kaynak ayırmak faydalı olur. Araştırmacıları da sonuçları bilim adamı olmayanların da anlayabileceği bir dilde sunmaya (bilimsel lisandan, normal vatandaşın anlayabileceği bir lisana tercüme etmeye) teşvik etmek ve araştırmanın sonuç değerlendirilmesinde ürünlerin bu niteliğine de ağırlık vermek gerekiyor.

Bir ülkenin yönetim başarısını etkileyen en önemli unsurlardan biri de ürettiği politikaların niteliği ve uygulamanın etkinliğidir. Politika üretme sürecinde bilimsel çalışmalardan faydalanmak, ülkemizdeki yönetim kalitesini artıracaktır.

Yaşlılığın Finansmanı

Cumhuriyet tarihine baktığımızda en önemli uğraşımız nüfusu ve ekonomisi hızla büyüyen bir ülkenin ihtiyaçlarına yetişmek olduğunu görüyoruz. Daha çok okul, daha çok hastane, daha çok yol, daha çok enerji… Öncelikle hep nicelikler peşinde koşmuşuz. Oysa, “çağdaş uygarlık seviyesine” ulaşma hedefi sadece “niceliği” değil, aynı zamanda “niteliği”, yani “kaliteyi” tanımlıyor. Bir başka deyişle çağdaş uygarlık düzeyi, özel sektör açısından birer tüketici ve kamu sektörü açısından birer yurttaş olarak insanların kendilerine sunulan ürün ve hizmetlerden tatmin olmasına, mutluluğuna bağlıdır.

“Kalite” kavramı aslında insanın her geçen gün daha iyisini istemesini, insan zihninde bir sıçramayı ifade ediyor: Örtünmekten giyinmeye, tıkınmaktan yemek yemeye, barınmaktan, hoş bir mekanda yaşamaya, dolanmaktan seyahat etmeye geçişi ifade ediyor.

Türkiye’de, ilk kez KalDer kuruluşlara yaşamın içinden “Kaliteyi kontrol etmeyin, üretin!” mesajını verdi. “Yaşamın içinden” diyorum, çünkü bunu soyut kuramsal bir önerme olarak değil, uluslararası uygulamaların, yaşanan deneylerin, somut uygulama alanlarının ışığında, pratik kazanımlarıyla birlikte ortaya koydu. KalDer, kaliteyi bir belge edinme yarışı olmaktan çıkarıp, yaşanması gereken bir yönetim anlayışı seviyesine taşıdı.

Toplam Kalite Yönetiminin yalnızca ticari kuruluşların rekabet gücünü değil, bütün bir toplumun yaşam kalitesini yükseltmek için gerekli olduğu gerçeğinden yola çıkarak Ulusal Kalite Hareketi başlatıldı. Artık Toplam Kalite Yönetimi, salt daha yüksek verimlilik, daha fazla rekabet gücü için başvurulan bir yönetim tekniği değil, kamu kuruluşları, belediyeler, hastaneler, sivil toplum kuruluşları dahil, Türkiye’de insanların yaşamını etkileyen her türlü kuruluşun benimsemesi gereken bir yaşam felsefesi olarak gittikçe yaygınlık kazanıyor.

Nitekim, yönetim biçiminde gerçekleştirilen bu dönüşümler, bilgi, beceri ve deneyime yapılan yatırım kuruluşlara büyük kazanımlarla geri dönüyor. Toplam Kalite Yönetimi konusunda başarılı uygulamalar ülke sınırını aşıyor. Türk kuruluşları Avrupa Kalite Ödüllerinde büyük başarılar kazandılar. En önemlisi bu başarının tesadüfi olmadığı, üst üste kazanılan ödüllerle kanıtlandı.

Ulusal Kalite Hareketi ile kalite çalışmaları çok öncü aşamalarda olan, ama bu konuda kararlı kuruluşlarda Mükemmellik Modeli’nin uygulamaya girmesini hedefledi. Ulusal Kalite Hareketi, toplumun her kesimine Toplam Kalite Yönetimi ile ilgili somut örnekler ulaştıran, TKY’nin her alanda uygulanabildiğinin bir kanıtıdır: Ulusal Kalite Hareketi’nin en önemli kazanımı, ülkemizde güçlü ve eski bir geleneğe sahip olan, bu nedenle değişimlere kapalı olması beklenebilecek devlet yapısının, kamu yönetimini de Toplam Kalite Yönetimini benimsemeye başlaması oldu. Milli Eğitim Bakanlığı, Türkiye’de ilk kez bir bakanlığın bir sivil toplum hareketine katılımını örneğini vererek Ulusal Kalite Hareketi’nin İyi Niyet Bildirgesi’ni imzaladı. Bugün Çalışma Bakanlığı’ndan, Adliyelerden, Emniyet Müdürlüklerine, Türk Silahlı Kuvvetleri’nden Yerel Yönetimlere, üniversitelerden hastanelere çok geniş bir alana yayılan kamuda TKY uygulamaları ülkemizin kazanımlarının en somut ifadesidir. TKY felsefesinin, Kamu Reformu tasarılarının temelini oluşturmuş olması, kalite camiasına önümüzdeki değişim sürecinin de entelektüel liderliği konusunda sorumluluklar yüklüyor.

Ülkelerin rekabet gücü ve refah düzeyi ile ilgili olarak yapılan çalışmalar şu gerçeği ortaya koyuyor: Zenginliğin ve başarının formülü finans kaynaklarının yaratıcılığa, teknolojiye ve eğitime yönlendirilmesi ve Toplam Kalite kültürünün toplumun her kesimi tarafından benimsenerek uygulanmasından geçiyor. Aslında, Ulusal Kalite Hareketi toplumsal zenginliğe ve başarıya ulaşmamızı sağlayacak formülü hayata geçirme çabasıdır. Her bir katılımla, her bir eğitimle ülkemizi ileriye taşıyan bir çaba.

Ancak, toplum olarak yaşam kalitemizi artırma sürecinde daha çok yolumuz olduğunun da bilincinde olmalıyız. Yaşam kalitemizi artırmak için toplumdaki her kurumun yönetim kalitesini artırmalı, kaynaklarımızı verimli kullanmalı ve her konuda uluslararası karşılaştırmalarda başarılı olabilecek yenilikçilik ve yaratıcılığı göstermeliyiz. Önümüzdeki yıllarda da bu anlayışı hayata geçirerek topluma örnek olacak kişi ve kurumlara destek vermek hepimizin görevidir.

Bugün, ülkemiz siyasal ve sosyal bir reform süreciyle karşı karşıya. Eski çalışma ve yönetim biçimlerini gözden geçirerek her alanda yenilenmeye, yeniden yapılanmaya açılan bir kavşak noktasındayız. Bu noktada, kuruluşları verimli çalışan, kurumlara güven katsayısı yüksek, etik değerleri rehber edinmiş, temiz bir topluma götürecek yola girersek, ülke olarak hak ettiğimiz, uluslararası topluluğun saygın, müreffeh ve güçlü bir üyesi konumuna gelebileceğiz.

Gerek ürün ve hizmetlerin tüketicisi kimliğiyle, gerekse yurttaş kimliğiyle bireyin mutluluğu ve toplam yaşam kalitesinin yükselmesi özel sektörün, gönüllü kuruluşların ve kamu yönetiminin böyle bir anlayışla hareket etmesine bağlıdır. KalDer kalite anlayışının bir teknikler dizisi değil, bir yaşam felsefesi olduğunu örnekleriyle ortaya koyarak toplumsal değişimi tetikliyor. Kalite camiası, Türkiye’nin zorlukları aşma, kendini yeniden ve daha güçlü olarak var etme çabalarında yer alarak, giderek daha etkin bir rol oynamalıdır. Bunu sağlamanın en önemli adımı ise iyi örneklerin yanısıra, düşünce kalitesini geliştirmek ve içerik üretimine ağırlık vermektir.

Vergi Reformu

Devleti devlet yapan en önemli unsurlardan birisi de vergi koyma yetkisidir. Bu yetkisini sorumlu, adil ve etkin bir şekilde kullanamayan devletlerin vatandaşlarının güvenini kazanması, uluslararası arenada saygı kazanması ve ekonomisini etkin bir şekilde yönetmesi mümkün olamaz. Nitekim, gerek tarihte, gerekse günümüzde devletlerin etkinliğini açıklayan en önemli unsurlardan birisi de sorumlu, adil ve etkin bir gelir idaresine sahip olmalarıdır.

Ülkemizde kayıtsız ekonominin ulaştığı boyut, vergi politikalarının ve uygulamasının etkin olmaktan çok uzak olduğunun bir göstergesidir. Vergiler gerek milli gelir içerisindeki büyüklükleri ve gerekse geniş kitleleri ilgilendirmeleri yönüyle hem makro hem de mikro alanda çok önemli unsurlardır. Ülkemiz açısından 60-70 milyar dolarlık bir gelirin toplanıyor olması tek başına önemli bir göstergedir. Vergiler kompozisyon itibarıyla ekonomi ile ve sosyal politikalarla uyumlu, dünyadaki gelişen trendlere ve her geçen gün artan vergi rekabetine cevap verebilecek özellikte ve adil olmalıdır. Vergiler mükellefe hizmet anlayışı içinde toplanmalı, kamu hizmetine dönüşürken yerinde ve etkin olarak harcanmalı ve ödeyen mükelleflerin gönül rızasını almış olmalıdır. Oysa, bugün ülkemizde vergi sistemi ekonominin önünde engel, dünya trendlerinden ve rekabetinden uzak, sosyal politikalara cevap veremez durumda, karmaşık ve kendi içinde tutarsız bir konuma gelmiştir

Ülkemizdeki enerji, iletişim gibi önemli girdilerin üzerindeki yüksek vergi yükü bir çok sektörde rekabet gücümüzü yitirmemize sebep olmaktadır. Ayrıca, vergilerin toplanmasında ağırlığın çalışanlar ve çok sınırlı sayıda kurumun üzerinde olması hem vergi adaletsizliği, hem de devletin sosyal politikalarının uygulanamaması sonucunu doğurmaktadır. Üstelik vergilerdeki karmaşıklık, uyum sağlamaya çalışan mükellefler için de ağır bir yük oluşturmaktadır. Ekonomimizin en kırılgan noktası olan kamu borçlarının geri ödenmesi ve yeni yatırımların finanse edilebilmesinin en hızlı ve etkin yolu, vergi sisteminin henüz ulaşılamayan kesimlere yaygınlaştırılmasıdır. Yaygınlaştırma sağlanmadan vergi oranlarının düşürülmesi ve dolayısıyla yatırımların ve istihdamın geliştirilmesi de mümkün olamamaktadır.

Özetle, Türkiye vergi ödeyenler için cehennem, ödemeyenler için cennet konumuna gelmiştir. Bu haksız rekabet ortamı ülkemizde girişimciliği, yatırımları, istihdamı ve rekabet gücümüzü engellemektedir. Bu nedenle, kamu reformunun ilk adımı vergi politikalarının oluşturulma sürecinin ve gelir idaresinin yeniden yapılandırılması olmalıdır.

Bugünkü yapısıyla vergi idaresi yönetim anlayışı, ekonomik aktörlerle ilişki ve dış dünyayla kıyaslama açısından dışa kapanıktır. Bu nedenle, vergi reformu, ülkemizin en büyük ve en geniş etki alanına sahip kurumu olan gelir idaresinin yeniden yapılandırılmasını da içermelidir.

Bu yapılanma, vergi kararlarının verilmesi süreci ile uygulamanın ayrıştırılmasını da içermelidir. Vergi politikalarının oluşturulması süreci, (i) mükelleflerin de katılımını içerecek kurumsal mekanizmalarının oluşturulmasını, (ii) kararlardan önce ve sonra ekonomik modelleme ile vergilerin etkilerinin değerlendirilmesini, ve (iii) şeffaf, açık, hesap verebilir bir yasalaşma sürecini içermelidir.

Vergi idaresi ise mükellef odaklı bir hizmet anlayışını benimsemeli, operasyonları basitleştirecek adımları atmalı, sektörler bazında uzmanlaşmayı ve işbirliklerini geliştirmeyi hedeflemelidir. Vergi idaresinin yapılanmasında performans kültürünün yerleştirilmesine, kurumda sürekliliğin sağlanmasına, ve sürekli olarak kurumsal gelişmeye fırsat tanıyarak kurumsal yetkinliklerin gelişmesine dikkat edilmelidir.

Bu anlayışı mümkün kılmanın en önemli araçlarından birisi de tutarlı bir Ulusal Bilgi Altyapısına sahip olmaktan geçiyor. E-devlet anlayışını hayata geçirmenin en önemli sorunlarından birisi de verilerin güncelliğini koruyabilmektir. Her ticari kuruluşun vergi dairesiyle her ay birkaç kez bilgi alışverişinde bulunduğu dikkate alındığında, veri güncelliğini sağlamada gelir idaresinin ne kadar öncelikli bir kurum olduğu ortaya çıkmaktadır.

Reform sürecinin en zor yönlerinden birisi de sadece yapısal değişimlerin değil, aynı zamanda anlayış değişimin de yaşanması gereğidir. Dolayısıyla, yeni bir gelir idaresi kurulurken, uzmanlarının arasına başka sektörlerde deneyim kazanmış, farklı yetkinliklere sahip kişilerin de istihdam edilmesine dikkat edilmeli, kurum elemanlarının yoğun bir eğitim programına girmesini sağlamalı ve değişim sürecinin tüm paydaşlarla yaygın olarak paylaşılması için iletişim sürecine kaynak ayrılmalıdır.

Özetle, vergi reformu açıklık, şeffaflık, hesap verebilirlik, katılımcılık ve etkinlik ilkelerinin hayata geçirildiği bir anlayış ile ele alınmalıdır. Ülkemizin refah düzeyini geliştirmenin en etkin yolu tüm kurumlarımızda yönetim kalitesinin artırılması ve iyi yönetişim ilkelerinin hayata geçirilmesidir.

E-birey ve E-devlet

Dünyada önemli bir devrim gerçekleşiyor: İnsanlar için iletişimde zaman ve mekân bağımlılığını ortadan kaldıran, bilgiye erişim maliyetlerini neredeyse sıfırlayan ve zenginleştirici paylaşımı mümkün kılan İnternet Devrimi…

Sanayi devriminin kitlesel üretimle getirdiği zenginlik artışını, internet bilgi paylaşımı ile sağlayacak. Her devrimde olduğu gibi kazananlar ile kaybedenler olacak ve kazananların çoğu öncüler arasından çıkacak. Bu, kişiler, şirketler, kurumlar için olduğu kadar, ülkeler için de geçerli.

İnternet devriminin dışında kalan ülkeler ve yurttaşlarını bu sürece dahil edemeyen yönetimler, internet devriminin sağladığı olanaklardan yoksun kalmayı ve yarışı geriden izlemeyi göze almış demektir.

Bugün de e-yaşam hayatımızın her alanına girerek e-iş, e-ticaret, e-akıl gibi dilimize yeni sözcükler kazandırıyor. Bu kelimeler elektronik çağın iş yaşamında meydana getirdiği dönüşümleri ifade ediyor. Bu arada insan da dönüşüyor ve e-birey tanımlaması, işte bu dönüşümü ifade ediyor.

Bilgi Teknolojisi, sıradan bir yurttaşın birikimlerini değerlendirmeden, haberleşmeye kadar yaşamının bütün alanlarına girdi. Zamanımızı daha iyi kullanır, bilgi kaynaklarına çok daha kolay ulaşır olduk. Yüksek teknolojinin sağlık alanına girmesiyle ortalama insan ömrü hızla uzuyor. Eğitim büyük dönüşümlerden geçiyor. Dünyada çalışma süreleri kısalıyor, insanların kendilerini gerçekleştirmeye ayıracakları zaman çoğalıyor, yaratıcılık gelişiyor.

Ancak, toplum olarak bu çağın nimetlerinden faydalanabilmek için öncelikle eğitim sistemimizi değiştirmeliyiz. E-birey için tasarlanacak eğitim sistemi bilgi depolamak üzerine değil, düşünmeyi öğrenmek ve bilgiye ulaşabilmek üzerine kurgulanmalı.

Toplumsal değer yargılarımızda da önemli değişimleri sağlamalıyız. Örneğin, sadece yakın çevremize güvenen bireyler değil, dünyanın herhangi bir köşesinde birlikte değer yaratabileceklerimizle beraber çalışabilen bireyler olmalıyız; bilgiyi saklayan değil, onu paylaşan bireyler olmalıyız; çözümler için başkalarından beklenti içinde olan değil, kendi geleceğini şekillendiren bireyler olmalıyız; hayatın getirdiklerini kadercilikle karşılayan değil, geleceği planlayan ve onu istenilen yönde değiştirmek için çaba gösteren bireyler olmalıyız; “ben yaptım oldu” yaklaşımından uzaklaşıp, kullandığımız kaynaklar için hesap verme bilincine ulaşan bireyler olmalıyız.

E-yaşamda başarılı olacak e-birey, sorgulayıcı, araştırmacı, katılımcı, paylaşımcı, iletişim becerisi olan, insiyatif alan ve sorumluluk sahibi insandır. Toplum olarak geleceğe hazırlanmak istiyorsak, gerek eğitim sistemimizi, gerekse davranış biçimlerimizi bu özellikleri geliştirecek şekilde değiştirmeliyiz.

Dünyadaki teknolojik gelişmeler sadece özel sektörde rekabeti değil, aynı zamanda kamu sektörünü de etkiliyor. Çünkü aynı insanlar, bir taraftan tüketici olarak piyasalarda rekabet edenlerden diğer taraftan da vatandaş olarak devletten, beklentilerini yükseltiyorlar. Aynı zamanda, bu insanlar girişimci ve/veya çalışan olarak da yükselen beklentileri karşılamak üzere ciddi bir baskı altındalar. Dolayısı ile dijital ekonomi tüm sektörleri derinden etkileyerek değişim sürecine sokarken, devletler de bu gelişmeden etkileniyor.

E-devlet projesinin beş ana hedefi olmalı: (i) Vatandaşların devlet tarafından müşteri olarak görülmesi ve onlara götürülen hizmetlerin (vergi, tapu, askerlik, sağlık, güvenlik gibi) daha ucuza, daha etkin ve zamanında sunulmasını sağlamak; (ii) Siyaseti yalnızca seçimlerle sınırlı olmaktan çıkarıp yeni iletişim araçlarıyla yurttaşların ve sivil toplum örgütlerinin politika oluşturma süreçlerine katılımını sağlamak; (iii) Bilginin paylaşıldıkça artma özelliğinden sağlanan toplumsal yararı artırmak için iletişim altyapı yatırımlarına öncelik vermek ve erişim fiyatlarını en aza (mümkünse sıfıra) indirecek teşvik mekanizmalarını kurmak; (iv) dijital ekonominin gelişmesini destekleyecek hukuki düzenlemeleri yapmak ve (v) her vatandaşın dijital ekonomide verimli olabilecek düzeyde bilgi ve beceri düzeyine getirilmesini sağlayacak bir eğitim seferberliği başlatmak.

Internet çağında başarılı olabilmek için e-devlet projesine öncelik vermeliyiz. Fakat daha da önemlisi her birimiz kendimizi e-bireyin gerektirdiği sorumluluk, bilgi ve becerilerle donatmayı kişisel hedef haline getirmeliyiz.

Yarını Arayışlar

Geçtiğimiz hafta sonu ARGE Danışmanlık ve NMC tarafından “Yarını Arayışlar” toplantısı düzenlendi. Toplantıya, fikirleriyle, kararlarıyla ve eylemleriyle ülkemizin geleceğini şekillendirme potansiyeline sahip bakanlar, fikirleriyle farklılık yaratan iş adamları, emekli generaller, ekonomistler, dış politika uzmanları ve bilim adamları katıldı. Toplantının hedefi bu kişileri bir arada 20 yıl sonrası için kritik önem taşıyan konuları bugünden düşünmeye ve geleceği şekillendirmek için bugünden atılabilecek adımları belirlemeye yönlendirmekti.

Toplantıda 20 yıl sonrasının dünyasındaki siyasi, ekonomik bilimsel ve teknolojik gelişmeler tartışıldı ve katılımcılar tarafından ufuk açıcı olarak nitelendirildi. Toplantıda aynı zamanda Türkiye’yi önemli ölçüde etkileyebilecek altı senaryo hakkında da çalıştaylar yapılarak Türkiye’nin bugünden atması gereken adımlar belirlenmeye çalışıldı.

Ortadoğu’da “Bitmeyen Kavga” ve “Silahlara Veda” senaryoları, AB ile ilişkilerde “AB Komşusu, Türkiye” ve “ Birlikte Güçlenme” senaryoları ve AB-ABD ilişkileri konusunda da “EurAmerica” ve “21. Yüzyılın Berlin Duvarı, Atlantik Okyanusu” senaryoları tartışıldı. Bu senaryoların gerçekleşme olasılıkları şu şekilde değerlendirildi: Ortadoğu’da barış olma olasılığı %37, çatışmanın devam etme olasılığı %63; Avrupa Birliği ile ABD’nin bir birlerine alternatif poltikalara yönelmeleri olasılığı %35, birlikte hareket ederek dünyayı yönlendirme olasılığı %65; Türkiye’nin Avrupa Birliği dışında kalma olasılığı %42, AB üyesi olma olasılığı %58. Her senaryo için bugünden atılması gereken adımlar katılımcılar tarafından belirlendi. Bir birine zıt gibi görünen senaryoların gerçekleşecek olmasının beklendiği durumlarda bile aynı hareket tarzını göstermemiz gerektiği durumlar tespit edildi. Örneğin, Türkiye’nin 20 yıl sonra AB üyesi olması veya olmaması durumunu bugünden biliyor olsak bile 2004 içinde üyelik müzakerelerine başlamak üzere tarih almak için uğraşılması gerektiği ortaya çıktı.

Senaryoların çok farklı gelecekler çizmesine ve her senaryo için atılacak farklı adımlar olmasına rağmen Türkiye’nin geleceğe hazırlanması için yapılan önerilerde bir çok ortak adım da belirlendi.

Türkiye iyi yönetişimi tüm kurumlarında uygulamalıdır
Ciddi bir eğitim seferberliği ilan edilerek, genç nüfusumuzun teknolojik ve bilimsel etkinliği artırılmalıdır.
En kısa zamanda kapsamlı bir hukuk reformu gerçekleştirilmelidir.
Güçlü bir ekonomi gerçek güvenliğin temelidir. Bu nedenle, yüksek katma değer üretebilmeye odaklı ar-ge ve teknoloji geliştirmeye odaklanarak devlet-özel sektör-sivil toplum kurumları-üniversite işbirlikleri geliştirilmelidir. Türkiye, AB’nin üretim üssü, bölgenin ise ticaret ve hizmet merkezi olmaya odaklanmalıdır.
Türkiye siyaset, ticaret, enerji bağımlılığı, su kaynaklarının kullanımı, teknolojik işbirliği, ve savunma sanayi alanlarında bölge ülkeleri ve doğu ile batı güçleri arasında dengeli ilişkiler kurmalı ancak demokrasi, insan hakları, ve liberal ekonomi açısından dünyanın en gelişmiş ülkelerinin gerisinde kalmamalıdır. Bölgenin şekillenmesinde aktif olarak girişimlerde bulunmaya ve örnek oluşturmaya özen göstermelidir.
“Türkiye” markasına ve yurt dışında yaşayan Türklerle ilişkiler önem verilerek, hedef kitle odaklı yaklaşımlarla, ülkenin marka değerinin yükseltilmesi sağlanmalıdır.
Türkiye, tüm kurumlarında uzun vadeli düşünme ve stratejik yaklaşımlarla hareket edebilme kapasitesini geliştirmelidir.
Katılımcılara göre, Türkiye nasıl bir gelecek ile karşılaşırsa karşılaşsın, bu konularda önemli adımlar atmak zorunda.

Kıbrıs ve Karar Teorisi

İnsanlar tarih boyunca yaşamlarını sürdürmek ve yaşam kalitesini artırmak için hep seçim yapmak ve karar vermek durumda kalmışlardır. Dolayısıyla, karar vermek insanlık tarihi kadar eskidir. Ancak, verilen kararların kalitesini artırmak ve bu süreçleri daha iyi analiz etmek için matematiksel yöntemlerin yaygın olarak kullanılması, 2. Dünya Savaşı sırasında başta RAND Corporation ve Princeton Üniversitesi’nde yapılan araştırmalara dayanır.

Karar verme ile ilgili teorileri dört boyutta incelemek mümkündür.

1. Davranışsal karar teorileri: psikolojik analizlere dayanarak, insanların nasıl karar verdikleri ile ilgili çalışmalar;

2. Analitik karar teorileri: rasyonel düşünen insanların nasıl karar vermeleri gerektiğini açıklayan matematiksel çalışmalar;

3. Oyun teorisi: en az iki karşılıklı tarafın olduğu ve bir tarafın kararlarının diğer tarafın kararlarını da etkilediği durumlarda, her bir tarafın diğerinin de kararlarını rasyonel bir süreçle vereceği varsayımı ile kendi kararlarını bağımsız olarak vermesini sağlayan matematiksel çalışmalar; ve

4. Pazarlık sanatı: en az iki karşılıklı tarafın, birbirlerini etkileyen kararlar verme durumunda, anlaşarak nasıl ortak kararlar almaları gerektiğine ilişkin çalışmalar.

Bu dört boyutla ilgili bazı noktaların üzerinde hassasiyetle durma gereği var. Öncelikle bu boyutlardan sadece ikisinde (2. ve 3.) sonuca ilişkin matematiksel bir kesinlik var. Elbette, bu netliğin sağlanması için bir takım varsayımların geçerli olması gerekiyor. Ancak, gerçek hayatta bu varsayımlara uyan durumlar çok nadiren karşımız çıkıyor. İşte bu nedenle analitik yöntemlerin, davranışsal özelliklerle birlikte kullanılması daha etkin sonuçlar verebiliyor. Dolayısıyla, 4. boyut “sanat” olarak ifade ediliyor.

Pazarlık sanatı konusunda gelişme sağlamak için yapılan vaka çalışmaları, öncelikle pazarlığa konu olan anlaşmazlıkla ilgili durumun özelliklerinin tespit edilmesi gereğini ortaya koyuyor:

i. Anlaşmazlıkta sadece iki taraf mı var? Yoksa daha çoklu taraf mı var?

ii. Anlaşmazlığı tarafları kendi içinde tek bir ses oluşturacak şekilde mi yapılanmışlar?

iii. Anlaşmazlık, tek bir seferlik bir konuyu mu içeriyor? Yoksa, konunun tekrar gündeme gelmesi olası mı?

iv. Anlaşmazlık, tek bir konu üzerinde mi? Yoksa farklı boyutları mı içeriyor?

v. Anlaşmazlık konusunun, taraflar arasındaki başka konularla bağlantısı var mı? olabilir mi?

vi. Anlaşma gerekli mi?

vii. Anlaşma olmazsa, geçerli bir tehdit var mı? oluşturulabilir mi?

viii. Anlaşma için başka bir onay merci var mı?

ix. Anlaşma için bir zaman baskısı ve/veya gecikme maliyeti var mı?

x. Anlaşma sağlanırsa, anlaşmaya uyulacağı konusundaki güvenceler ne kadar sağlam?

xi. Pazarlıklar kamuoyuna açık bir şekilde mi? Yoksa kapalı kapılar ardında mı gerçekleşiyor?

xii. Tarafların bir birleriyle ilişkilerinde bağlı kaldıkları ilkeler var mı?

xiii. Görüşmelere hakem veya arabulucu dahil edilebilir mi?

Pazarlık sanatı konusundaki çalışmalar, özellikleri belirlenen bir durumda sergilenmesi avantajlı davranışların belirlenmesine yardımcı oluyor. Aynı zamanda, tarafların kendilerine avantaj sağlamak için bu özellikleri değiştirmeleri gerektiğini de ortaya koyabiliyor.

Örneğin, Kıbrıs konusundaki zamanlamalar, başka konularla ilişkilendirme çabaları, anlaşmazlık durumunda oluşacak maliyetleri değiştirme uğraşları, konunun basının ve düşünce merkezlerinin ilgi duymasıyla kamuoyuna mal edilmesi, taraflar içindeki farklı kesimlerin tavır almalarını teşvik etmek gibi birçok hamle pazarlık sürecindeki güç dengelerini etkiliyor.

Pazarlık sanatı ile ilgili vaka çalışmalarının iyi irdelenmesini sağlamak, bu denli önemli pazarlıkları etkileyen kesimlerin davranışlarının istenilen yönde gelişmesini sağlamaya yardımcı olacaktır. Bu nedenle, ülkemiz için önem taşıyan bu konudaki pazarlıklardaki başarının, sadece müzakere takımı ile masa başında değil, yurt içinde ve dışında birçok güç dengesini etkileyecek stratejilerin hayata geçirilmesiyle sağlanabileceğini iyi anlamalıyız.

Türkiye’nin Tanıtımı

Ülkemizi hem yurt içinde, hem de yurt dışında yeteri kadar iyi tanıtamıyoruz. İşte ispatı: (i) Türkiye’ye ilk kez gelen yabancıların %95’inden fazlası olumlu bir şekilde şaşırmış olarak ayrılıyor!! Bir başka ifade ile, gelirken oluşturmuş olduğu beklentileri aşan bir ülkeyle karşılaşıyor. Dolayısıyla, yurt dışındaki tanıtımımız ülkemizde karşılaştıkları gerçekleri yansıtmaktan uzak!! (ii) Türkiye hakkında yazılmış kitaplardan en çok okunanları, vatandaşlarımız tarafından değil, ülkeye dışarıdan gelenler tarafından yazılanlar!! Yine, dünya için değer ifade eden ülkemizdeki birçok mekanı ziyaret dahi etmemiş olan milyonlarca vatandaşımız var!! Okul kitaplarında ülkemizin başkaları için ne değer ifade ettiğini değil, hangi tarihte hangi savaşı kazandığımızı öğretmekle yetiniyoruz!!

Kendimizin yeterince tanımadığı, yurt dışında tanıtmak için bilinçli bir yatırım yapmadığımız ülkemizle ilgili bilgiler, genellikle yabancıların tarihsel “öteki” tarifi çerçevesinde ve/veya Türkiye ile ilgili sorunları olan yabancı ülkelerdeki azınlıkların bakış açısıyla sunuluyor. Biz ise Anadolu’nun derin tarihsel ve kültürel birikimini ise bugünün dünyası için çözümler üretmede girdi olarak kullanmak yerine tarihsel övünme aracının ötesine geçemiyoruz.

Sonuç: ülkemiz yeterince iyi tanınmıyor. “Türkiye” kendisinden çok daha az zenginliklere sahip ülkelerinkinden bile daha az değere sahip bir marka oluyor. Dolayısıyla, ülkemizin AB üyeliğine ilgi, yatırım cazibesi, turizm potansiyeli, ürünlerimize duyulan ilgi, hatta uluslararası saygınlığımız hak ettiği düzeyi bulamıyor.

İki sene önce Ulusal Kalite Kongresinde ele alınan “Bir Dünya Markası olarak ’Türkiye’” konusu, bu sene Türkiye Tanıtım Konseyinin kurulmasıyla uygulamaya yön verecek bir yaklaşım kazanıyor. Ülkemizi tanıtırken üzerinde durmamız gereken önemli ilkeler var.

Öncelikle, ülke tanıtımında kavramsal bir yaklaşım gerekli. Tanıtımın üzerine inşa edilecek temeli olarak algılanabilecek bu kavramsal yaklaşımı belirlerken üç noktaya dikkat etmeliyiz: (1) Kavramın gerçeklere dayanması. Bir başka ifade ile tanıtımın başarılı olabilmesi için Mevlana’nın “Olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol” felsefesiyle tutarlılık gerekiyor. (2) Türkiye’nin küresel algılanmasında vurgulayacağımız kavramın ülkemiz için en yüksek katma değeri yaratabilecek özellikleri içermesi. (3) Seçilecek kavramın henüz başka ülkeler tarafından kullanılmamış olması. Böylelikle, rekabetin çok yoğun olmadığı bir açıdan yaklaşım göstererek zihinlerde yer edinmeyi kolaylaştırmak.

Bu kavram için “Türkiye: yaşanacak, öğrenilecek, yaratıcı ülke” ana temasının kullanılması çok faydalı olacaktır.

Öncelikle, birinci ilke olan tanıtılacak kavramın doğru olmasını inceleyelim: Yaşanacak ülke: Ülkemizin tarihi, kültürel ve insani zenginlikleri bize bu konuda rekabet avantajı getirebilir. 500 yıl önce İspanya’dan kaçan Yahudilere ev sahipliği yapmış olmamız, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un alınışından sonra farklı din ve kültürlere sahip olanlara tanıdığı haklar ve dünyada ünlenmiş misafirperverliğimiz, ülkemiz insanının farklılıklarla bir arada yaşama tecrübesine güzel örnekler oluşturuyor.

Dünyanın çeşitli ülkelerinde yükselen yabancı düşmanlığı göz önüne alındığında, Türkiye yabancılar için cazip bir yaşam merkezi özelliğini kazanıyor. Çekici Akdeniz iklimi ve doğal zenginliklerimiz, yalnızca turistler için değil, aynı zamanda ülkemizin yaşam kalitesi için de avantaj sağlıyor.

İstanbul, Avrupa’nın en zengin gece yaşamına sahip kentlerinden biri konumuna geldi. Nitekim, birçok uluslararası şirketin bölge merkezlerini İstanbul’a taşımaları ve çalışanlarının İstanbul’da yaşamayı sevmesi, ülkemizin güçlü bir yönüne işaret ediyor.

Öğrenilecek ülke: Ülkemizdeki iklim ve yaşam türleri çeşitliliği gerçekten çok zengin. Dünyanın doğal ürünlere yöneldiği bir dönemde bu çeşitliliğin ve faydalarının araştırılması herkesin en önem verdiği konulardan biri olan sağlık ile bağlantısının kurulması ülkemize ilgiyi artıracaktır. Benzer şekilde, Anadolu’nun birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olması, Hıristiyanlığın en önemli mekanlarına ev sahipliği yapması, küçülen ve farklı kültürlerin bir arada yaşamasının önemi artan bir dünya için birçok öğretiyi kültür ve deneyiminde bulunduran ülkemize olan ilgiyi artıracaktır. Bugün dünyada Mevlana’ya duyulan ilginin artıyor olması bunun için güzel bir örnektir.

İkinci olarak ana temanın ülkemiz için katma değer yaratması ilkesini inceleyelim: Türkiye’nin yaratıcılık merkezi ülke olarak tanınması genç nüfusumuzun yenilikçilik ve katma değer kavramlarıyla yoğrulmasına ve üretken olmasına yardımcı olacak en önemli girdiyi, bilgi ve deneyimi ülkemize cezbedebilmeyi sağlayacaktır. Günümüzde entelektüel sermaye, finansal sermayeden daha önemli. Lider ülkeler bilgili ve yaratıcı beyin açıklarını, bu özelliklere sahip kişileri ülkelerine cezbederek kapatıyorlar. Türkiye olarak bilime, araştırma ve geliştirmeye ayırdığımız kaynağın sınırlı olması, finansal sermaye kadar beyinleri de cezbetmemiz gerektiğini ortaya koyuyor. Dolayısıyla, bir yandan dünyanın entelektüel sermayesini de ülkemize çekmek için çaba harcamalı, diğer taraftan da bilim ve teknoloji geliştirmeye verdiğimiz önemi ve yatırımları artırmalıyız.

Bilim ve teknoloji konusunda çalışmalar belli merkezlerde yoğunlaşmayı, paylaşımla gelişmek açısından tercih ediyorlar. İkinci Dünya Savaşı sırasında Hitler rejiminden kaçan Alman bilim adamları, Türkiye’de üniversite sisteminin ve bilimin gelişmesine önemli katkılarda bulunmuştu. Şimdi, yaratıcı beyinlere gerekli altyapı desteği ve teşvikleri sunabilirsek, ülkemizin ve insanımızın gelişmesine yardımcı olabiliriz.

Örneğin, geleceğin teknolojileri olarak kabul edilen 15-20 alanın her birinde dünyadaki en iyi yüz kişiden onunu senede en az altı ay ülkemizde yaşamaya ve çalışmaya teşvik etmeliyiz. Bu konuda başarılı olursak, onların etrafında yaratacakları bilgi çemberi ve yeni girişimler ülkemize bilim, teknoloji ve yüksek katma değerli yeni endüstrilerde çağ atlatacaktır.

Türk toplumu büyük bir hızla öğrenen, yenilikleri hızla benimseyen, atak bir toplum. Bir takım olarak çalışabildiğimizde ne kadar büyük bir hızla yol aldığını başta spor olmak üzere birçok alanda kanıtladı. “Öğrenmek” ve “yenilikçilik” Türk sanayiini ileriye taşıyacak kavramlar olarak ortaya çıkıyor. Bu kavramların yaygınlaşmasını sağlamak ve toplumsal yetkinliğimiz geliştirmek için, hem teknoloji eğitiminde, hem de eğitimde teknoloji kullanımında hızlı bir gelişmeyi gerçekleştirmeliyiz.

Ülke tanıtımında ikinci önemli alan tanıtımın hedef kitlesinin belirlenmesidir. Hedef kitle belirlenirken iki noktaya dikkat etmek gerekir: (1) iletişim başarılı olduğunda en çok fayda sağlanacak kişiler, (2) iletişimde kolay ulaşılabilecek ve değişim sağlanabilecek kişiler.

Ülkemizin nitelikli beyinler için yaşanacak ülke olarak belirlenmesi hedefi doğrultusunda hedef kitle (1) düşünce liderleri, ve iletişimde kolay ulaşılabilecek ve fikirleri değiştiğinde en uzun dönemli katma değer yaratacak hedef kitle ise (2) gençler olarak belirlenmelidir.

Üzerinde odaklanmamız gereken üçüncü alan ise tanıtımın nasıl yapılacağıdır. Bu konudaki yaklaşımımız ise kendimize odaklı değil, hedef kitleye odaklı olmalıdır. Bu nedenle örneğin, bir Türkiye filmi yaptırmak yerine Hıristiyanlık ile ilgili bir filmde Hıristiyanlığın tarihi açısından Türkiye’nin önemini vurgulamak çok daha etkili olacaktır. Bir başka örnek olarak, çeşitli ülkelerde Türkiye Fuarları düzenlemek yerine, belli bir uluslararası sektör fuarında Türk şirketlerinin pavyonlarının en ilgi çekici olması çok daha etkili olacaktır. Hedef kitle gençler olarak belirlendiğinde örneğin Avrupa’nın en önemli gençlik etkinliklerinde en başarılı örnekleri oluşturmak Türkiye temalı organizasyonlar yapmaktan daha etkili olacaktır. Bu nedenle, futbolda, basketbolde ve Eurovizyon’da elde edilen başarılar ülke tanıtımı için büyük önem taşımaktadır. Ancak tanıtımın, sadece içeriğinde belirlenen ana tema ile ilişkilendirilmesine özel önem vermek gerekir. Bunun için örneğin futboldaki başarı tanıtılırken, dünyanın en iyi teknik direktörlerinden Piontek’in, Derwall’in Türkiye’yi ne kadar beğendiği ve bu topraklardan nasıl başarı üretecek tohumları nasıl atabildiğini anlatmak başka konularda nitelikli insanların da ülkemize cezbedilmesine yardımcı olacaktır.

Özetle, ülke tanıtım stratejimizi yabancı sermaye kadar, belki de daha önemlisi yaratıcı beyinleri cezbetmeyi de hedefleyecek şekilde belirlemeliyiz. Türkiye’nin dünyanın düşünce üretim merkezlerinden biri olması, gelişmemizin ve zenginliğimizin güvencesi olacaktır. Türkiye’nin, nitelikli insanların hayatlarının bir kısmını geçirmek için seçilecek merkezlerden bir konumuna gelmesi, ülkemizin marka değerini ve yaratıcılık potansiyelini de artıracaktır.

Türkiye’nin tanıtım vizyonunu “yaşanacak, öğrenilecek, yaratıcı ülke” olarak konumlandırmak ekonomik ve sosyal gelişmemizi sağlamak için önemli bir başlangıç olabilir. Yaşam kalitesi yaşamı paylaştığımız insanların kalitesiyle artar.

Verimsizlik Yolsuzluktan Daha Kötü

“İki şişe süt çalanla, iki şişe sütü sokağa döken arasında ne fark var?” Yolsuzluk gerçekten bir toplum kanseridir. Ancak, yolsuzluktan elde edilenlerin bir kısmı da olsa topluma geri dönerken, verimsiz kullanılan kaynaklar toplum açısından da tamamen yitirilmiş demektir.

Dolayısıyla kamu kaynaklarını kullanırken yolsuzluk kadar önem verilmesi gereken bir başka konu daha var; o da, popülizm kaynaklı savurganlık. Devlet Planlama Teşkilatı’nın gerçekleştirdiği bir çalışmaya göre, 1980 ile 1996 arasındaki projelerin planlanan tamamlanma süreleri, 3.5 ila 5.5 yıldı. Oysa pratikte bu projeler 9-15 yıl arasında değişen sürelerde tamamlanabildi. 2000 yılı için planlanan 5 bin proje için bu yıl ayrılan kaynaklar göz önüne alınacak olursa, bunların 10 yıldan önce bitirilmesi mümkün değil.

Bu nedenle, sadece yolsuzlukların değil, verimsizliklerin de üzerine gitmeliyiz. Her ilde bir üniversite, her ilde bir havaalanı yapma çabası, hayali çok güzel. Ama kaynaklarımızı odaklı kullanmadığımız zaman, bunlardan uzun seneler yeterli verim alamadığımızı da unutmamamız gerekir.

Konuya özel sektör açısından yaklaştığımızda, verimliliğin katma değer için kaçınılmaz olduğu ortaya çıkıyor. Eskiden neredeyse sadece tarım ürünlerinde oluşan ihracatımız son dönemlerde %80’inden fazla bir oranda sanayii ürünlerinden oluşur hale geldi. Bu durum sevindirici olsa da, dikkat edilmesi gereken bir başka husus var: İhracatımızdan ne kadar katma değer elde ettiğimiz konusu.

Maalesef ihracat düzeyi ve kompozisyonundaki gelişmeleri katma değer elde etmede gösteremiyoruz. Katma değeri, ihracat için bize üretim tesisleri satan, marka ve teknoloji üreten veya ürünleri sattığımız ülkelerde dağıtım kanallarına sahip olanlar elde ediyor.

Dolayısıyla, üretim kalitesinde ulaştığımız düzeyi, yönetim kalitesi konusunda da yakalamalıyız. Bu nedenle toplumsal verimlilik düzeyimizi de artırmalıyız. ABD’de 1995’e kadar yılda yüzde 1.4 olarak seyreden verimlilik artışının, son yıllarda yüzde 2.9’lara çıktığı tespit edilmiş.

“Bu verimlilik artışındaki yükseliş nasıl gerçekleşiyor?” sorusunun cevabı ise ilginç:

1. Sürekli olarak yüzde 10’un üzerinde seyreden yatırım harcamaları

2. Ar-Ge ve teknoloji yatırımlarına verilen önem ve risk sermayesi ile yaratıcılığın finansmanı (“sermayenin demokratikleşmesi”)

3. Toplam Kalite Yönetimi ve sürekli iyileştirme

4. Çalışanlara yeteneklerini geliştirmek için yapılan eğitim yatırımları ve çalışanların yetkilendirilmeleri

5. Uluslararası yeteneklerin cezbedilmesi için uygun kültürel ve politik ortam

Türkiye’de verimlilik artışı sabit sermaye yatırımlarının yeniliği, toplam kalite çalışmalarının sürekliliği ve yeni, yeni başlayan araştırma ve geliştirme (Ar-ge) faaliyetlerine daha çok önem verilmesinden kaynaklanıyor.

Ancak, sermayenin demokratikleşmesi (yaratıcılığa yönelmesi) konusunda Türkiye’de önemli zaafiyet var. Özellikle devletin finans piyasalarından aldığı pay göz önüne alındığında bu durum kendisini iyice ortaya koyuyor. Yaratıcı beyinlerin ülkemize cezbedilmesi konusunda da önemli bir girişim yok. Halbuki, belki de ülkemizde verimlilik artışı için en etkin yollardan biri bu olabilir.

Ülkemizde bir zamanlar sadece üretebiliyor olmak önemli kazançlar sağlamak için yeterliyken, zaman içinde kalite ve verimlilik kavramları daha da çok önem taşımaya başladı. Belli standartlara uymayan ürünler ihracat şansı bulamadığından, kalite anlayışını benimsemeyen üretim tesisleri ölçek ekonomilerini de yakalamaktan uzak kaldılar. Diğer yandan, özellikle günümüzde kur konusunda ihracatçıların dile getirdiği rahatsızlık, aslında verimlilik konusunda yeterli hızda gelişme kaydedilemediğinin bir göstergesi. Ancak, “iş mükemmelliği” modelini benimsemiş ve sürekli olarak kullanan işletmelerde rekabet gücü kaybı olmadığı gibi sürekli olarak uluslararası pazarlarda gelişme kaydettikleri de gözleniyor. (Arçelik, Beko, Brisa, Beksa, Vitra gibi) Bu şirketlerin aynı zamanda Ulusal Kalite Ödülü sahibi olmaları hiç de tesadüf değil.

Bu nedenle, ülkemizde birinci önceliği verimlilik artışına ve yönetim kalitesini geliştirmeye vermeliyiz. Katma değer yaratabilmek, ülke refahını geliştirmek ve yaşam kalitemizi geliştirmek istiyorsak, öncelikle yönetim kalitesini geliştirmeliyiz.

Yaratıcı İnsanları Cezbetmek

Ülkemizin refah düzeyini, bu topraklarda yaşayanların yaşam kalitesini artırmak için yatırımlara ihtiyaç var. Bu yatırımları finanse etmek için de yabancı sermayeyi cezbetmek gerekiyor. Bu nedenle yabancı sermaye kanununu yeniliyor, bürokrasiyi azaltmaya çalışıyoruz.

Ancak, günümüzde entellektüel sermaye, finansal sermayeden daha önemli. Lider ülkeler bilgili ve yaratıcı beyin açıklarını, bu özelliklere sahip kişileri ülkelerine cezbederek kapatıyorlar. Dolayısıyla, sadece yabancı sermayeyi değil, aynı zamanda nitelikli beyinleri de cezbetmeyi önemli bir hedef olarak kabul etmeliyiz.

11 Eylül terrörist saldırısının ABD ekonomisine ve ABD’nin gelişme sürecine çok önemli bir darbe vurduğu önümüzdeki senelerde daha da iyi anlaşılacak. Üstelik bu darbenin asıl kaynağı bu terrörist olayın kendisi değil, ABD yönetiminin bu olaya verdiği tepkiden kaynaklanıyor. Çünkü, ABD’nin ekonomik gücü, yenilikçilik ve yaratıcılık düzeyinin sürekli gelişmesinden geliyor. Bu konudaki en önemli girdilerden birisi de dünyanın çeşitli köşelerinde yetişen ve ABD’de yaşamak üzere cezbedilen nitelikli insanlar.

Nitekim, ABD’nin bu olaydan önceki iki yılda yabancı bilgi teknolojisi (BT) uzmanlarına verdiği çalışma ve vatandaşlık izinleri ikiye katlanmıştı. Ancak, 11 Eylül’den bu yana değil yeni insanların cezbedilmesi, eskiden ABD’ye yerleşmiş yabancı uyrukluların bile dışlanmaya başlaması uzun vadede ekonomik gelişmenin motorunu zedeleyebilecek bir gelişmedir.

Diğer yandan, Microsoft’un yaptırdığı bir çalışmaya göre bugün yüzde 8 düzeyinde olan Avrupa’daki BT işgücü açığının, beş yıl içinde yoğun eğitim çabasına rağmen yüzde 14’e ulaşması bekleniyor. Almanya’nın BT’de geri kalmamak için 1970’lerden bu yana en büyük yabancı cezbetme faaliyetine hazırlandığı belirtiliyor.

Türkiye olarak bilime, araştırma ve geliştirmeye ayırdığımız kaynağın sınırlı olması, finansal sermaye kadar beyinleri de cezbetmemiz gerektiğini ortaya koyuyor.

Ülkemizin tarihi, kültürel ve insani zenginlikleri bize bu konuda rekabet avantajı getirebilir. 500 yıl önce İspanya’dan kaçan Yahudiler’e ev sahipliği yapmış olmamız, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un alınışından sonra farklı din ve kültürlere sahip olanlara tanıdığı haklar ve dünyada ünlenmiş misafirperverliğimiz, ülkemiz insanının farklılıklarla bir arada yaşama tecrübesine güzel örnekler oluşturuyor.

Bazı Avrupa ülkelerinde yükselen yabancı düşmanlığı göz önüne alındığında, Türkiye yabancılar için cazip bir yaşam merkezi özelliğini kazanıyor. Çekici Akdeniz iklimi ve doğal zenginliklerimiz, yalnızca turistler için değil, aynı zamanda ülkemizin yaşam kalitesi için de avantaj sağlıyor.

İstanbul, Avrupa’nın en zengin gece yaşamına sahip kentlerinden biri konumuna geldi. Nitekim, birçok uluslararası şirketin bölge merkezlerini İstanbul’a taşımaları ve çalışanlarının İstanbul’da yaşamayı sevmesi, ülkemizin güçlü bir yönüne işaret ediyor.

Bilim ve teknoloji konusunda çalışmalar belli merkezlerde yoğunlaşmayı, paylaşımla gelişmek açısından tercih ediyorlar. İkinci Dünya Savaşı sırasında Hitler rejiminden kaçan Alman bilimadamları, Türkiye’de üniversite sisteminin ve bilimin gelişmesine önemli katkılarda bulunmuştu. Şimdi, yaratıcı beyinlere gerekli altyapı desteği ve teşvikleri sunabilirsek, ülkemizin ve insanımızın gelişmesine yardımcı olabiliriz.

Yabancı sermaye kadar, belki de daha önemlisi yaratıcı beyinleri cezbetmeyi bir devlet politikası haline getirmeliyiz. Türkiye’nin dünyanın düşünce üretim merkezlerinden biri olması, gelişmemizin ve zenginliğimizin güvencesi olacaktır.

Türkiye’nin, nitelikli insanların hayatlarının bir kısmını geçirmek için seçilecek merkezlerden bir konumuna gelmesi, ülkemizin marka değerini ve yaratıcılık potansiyelini de artıracaktır.

21. yüzyıl Türkiye vizyonunu “yaşanacak ve düşünce üretilecek yer” olarak koymak ekonomik ve sosyal gelişmemizi sağlamak için önemli bir başlangıç olabilir. Yaşam kalitesi yaşamı paylaştığımız insanların kalitesiyle artar.

Üniversite Reformu

Üniversiteler bir toplumda bilgi üretimi ve yaratıcılığın geliştirilmesi için büyük öneme sahip kurumlardır. Ülke refahını artırmak için değer yaratma potansiyelimizi artırmalıyız. Bu ise ancak bilgi ve yaratıcılık düzeyimizi artırarak sağlanabilir.

Yaratıcılık için serbest ve çeşitlilik gösteren düşünce geliştirme ortamlarına ihtiyaç vardır. Dolayısıyla, üniversitelerimiz için tek tip ve merkezi bir yönetim tarzını benimsemek ulusal yaratıcılık düzeyimizin gelişmesini sekte vurabilecek bir yaklaşımdır.

Üniversite sistemimizin reformunun gündeme geldiği bir dönemde, bu konunun toplumsal refah düzeyimizin gelişmesi açısından önemini unutmamalıyız.

Çağımızda eğitimin önemi gün geçtikçe artıyor. Sadece daha yüksek katma değer yaratan işlerde çalışabilmek için değil, aynı zamanda toplumsal konuların çözümlerinde söz sahibi olabilmek için de eğitim önemli.

Ülkemizin belki de en önemli avantajlarından birisi, ailelerin çocukların ve gençlerin eğitimine kaynak ayırmaya duyarlı olması. Nitekim, ülkemizde bir dershane sektörünün gelişmiş olması ve özel ders verenlerin gelir durumları, özel okulların gelişmekte olması bu duyarlılığın birer göstergesi.

Ancak ülkemizdeki gelir dağılımı, özellikle üniversiteye hazırlık döneminde fırsat eşitliğinin sağlanmasını güçleştiriyor. Dolayısı ile üniversiteye girebilenler ağırlıklı olarak daha geniş imkanlara sahip kesimlerden gelenler oluyor. Diğer taraftan, ülkemizdeki üniversitelerin çoğu devlet üniversitesi ve devlet, üniversitelerin finansmanını sağlayarak aslında toplumun nisbi olarak daha zengin kesimine sübvansiyon sağlamış oluyor.

Aynı zamanda üniversiteye olan talebin yüksekliği nedeniyle devlet, sınırlı kaynaklarını, az sayıda üniversitede eğitimin kalitesini artırmaya değil, daha çok sayıda üniversite açmaya ayırmak durumunda kalıyor. Kısıtlı bütçelerle çalışan devlet üniversiteleri özellikle yeni kurulan vakıf üniversiteleri karşısında rekabet güçlerini kaybetmeye başlıyorlar. Hem öğretim görevlilierine yeterli maddi imkan sunamıyor, hem de araştırma yapmak ve bilimsel toplantılara katılmak için yeterli kaynak ayıramıyorlar.

Dünyadaki gelişmeler incelendiğinde, yüksek eğitim kurumlarının finansmanında dört kaynak kullanıldığı görülüyor. (1) Devlet kaynakları, (2) öğrencilerden alınan ücretler, (3) özel bağışlar, (4) sanayi için yapılan araştırma projelerden elde edilen kazançlar.

Hem vakıf üniversiteleri ile, hem de dünyayla rekabet edebilmeleri için devlet üniversitelerinin kaynaklarını artırmalıyız. Bunun için devletten daha çok istemek yerine, diğer üç kaynağın üniversite gelirleri içindeki payını artırmak gerekiyor.

Bunun için atılabilecek adımlar var. Öncelikle, öğrencilerden alınacak harç miktarları, verebilenlerden alınmak koşuluyla, özel okullar seviyesine çıkarılmalıdır.

Devletin üniversitelere sağladığı finansmanın en azından bir kısmının, dar gelirli olup üniversiteye giriş hakkı kazanan gençlerin harç karşılığı olarak, bu öğrencilere burs olarak verilmesi ve öğrencilerin seçtikleri üniversitelere yönelmelerine fırsat tanınması, performansı beğenilen üniversitelerin daha iyi kaynaklara ulaşmasını sağlayarak toplumsal gelişime katkıda bulunabilir.

Ayrıca, özellikle eski mezunların bağış yapmalarını sağlamak için, onlara da yönlendirme ve denetleme süreçlerine katılım olanağı tanıyan bir kurumsal yapılanmaya gitmek faydalı olacaktır. Örneğin, özellikle geniş mezun kitlelerine sahip üniversiteler için birer mütevelli heyeti kurulması, bilim yuvalarının sadece devlet tarafından değil, aynı zamanda sivil toplum tarafından da desteklenmesini sağlayabilir.

Akademik kadronun gerek uluslararası standartlara uygun olarak yayınlanan, gerekse üniversite-sanayi işbirliğini geliştirerek özel sektörün teknolojik gelişimine de faydalı olacak araştırmalar yapmasının teşvik edilmesi, ülkemizin bilimsel ve teknolojik açıdan gelişmesine yardımcı olacaktır.

Bir ülke için en değerli varlık eğitilmiş insan gücüdür. Dünyayla rekabet edebilmek için dünyadaki başarılı örneklerle kıyaslama yapmalı ve iyi uygulamaları benimsemekten çekinmemeliyiz.

Üniversite sistemimizin gerek kaynak, gerekse performans yönetim sistemleri açısından geliştirilmesi, ülkemizin eğitilmiş insan gücünün dünyayla rekabet edebilir düzeye gelmesine önemli katkıda bulunacaktır.

Okul Kitapları

Bu hafta yaklaşık 15 milyon genç bir eğitim yılını daha tamamlayıp yaz tatiline çıkıyor. Öğrencilerin performans değerlendirmesi ders yılı sonunda aldıkları karnelerle belirleniyor. Ya eğitim sistemimizin değerlendirilmesi?

Ülke olarak gençlerimizin bir yılını ne kadar etkili olarak kullandığımızı sorgulamaksızın ne refah düzeyimizi, ne de eğitim sistemimizi geliştiremeyiz. Eğitim sistemimizin birçok sorunu olduğunu biliyoruz. Ancak, en hızlı ve etkili gelişmenin sağlanabileceği alan okul kitaplarının kalitesini geliştirmektir

Eğitim sistmimizi dünyanın en iyileriyle rekabet edebilir düzeye getiremezsek, rekabet gücümüzü ve dolayısyla refah düzeyimizi de sürekli olarak artırmamız güçleşir.

Eğitim mekanların, teknolojik altyapının ve öğretmenlerin niteliğini geliştirmenin maliyeti ve süresi çok olabilir. Ancak, eğitimde kullandığımız içeriğin niteliğini geliştirmek hem ekonomik, hem de etkin bir başlangıç olabilir.

Okul kitaplarımızın belli ilkelere dikkat ederek yeniden yazılması, 15 milyon gencimizin önümüzdeki yıllarda eğitim sisteminden alabildiklerini önemli ölçüde artıracaktır.

Eğitimde yeni teknolojileri kullanmaksızın ve eğitimin içeriğini güncelleştirme sürecimizi yeniden yapılandırmaksızın dünya ile rekabet edebilecek nesiller yetiştiremeyiz.

Çağdaş eğitim sistemi için her sınıf için kapsanacak konular her yıl elden geçirilmeli; her bir konunun içeriği o konunun uzmanlarını, çocuk psikologlarını, grafikerleri ve teknoloji uzmanlarını barındıran takımlar tarafından hazırlanmalıdır. Bu içerik hem okul kitaplarına, hem de internette etkileşimli ortama yansıtılmalıdır.

Öncelikle, kitaplar gerek bilgi içeriği (akademik yönden), gerekse sunuşu (eğitsel yönden) açısından çağı yakalamalıdır. Bu nedenle, kitaplardaki bilgiler güncel olmalı, örnekler ve konular 20 sene öncesinin değil, bugünün gerçeklerini yansıtmalı. Örneğin, ulusçu önyargılar yerine, küresel vatandaşlığın gerekleri işlenmelidir.

Ders kitapları yorumları çoğulcu bir yaklaşımla sunmalı, farklı görüşleri savunan kaynakları da kapsamalıdır. Kritik düşünce yeteneklerini geliştirmek için farklı bakış açılarının işlenmesi önem taşımaktadır. İnsan hakları, çok kültürlülük, fırsat eşitliği gibi konuların işlenmesi, demokrasimizin gelişmesine, katılımcılığın artmasına yardımcı olacaktır. Aynı şekilde, küresel, ulusal, bölgesel, yerel perspektifler arasında dengeli bir yaklaşım sergilenmesi, gençlerimizin geniş bir perspektifle yetişmesine yardımcı olur.

Gençlerin en yaratıcı oldukları bir dönemde kitaplar, onlara cevapları vermek yerine, yeni sorulara ve kişisel araştırmaya yöneltecek nitelikte olmalıdır. Öğrencilere kazandırılabilecek en önemli özelliklerden biri de eleştirel düşünme yeteneklerini geliştirmektir.

Uygulamalı eğitim teorik eğitimden daha etkilidir ve öğrencilerin bağımsız öğrenme yeteneklerini geliştirir. Öğretmenler olmadan da kullanılabilecek, deneylerle uygulamayı teşvik eden, çeşitli görev ve etkinlikler içeren kitaplar gençler için hem daha cazip, hem de daha öğretici olur.

Eğitimin etkinliğini artırmak için ders kitapları hem öğrencilerin dil yeteneklerine uygun, hem de onların dil ve kavramsallaştırma yeteneklerini geliştirmelidir. Yaş grubunun gelişim seviyesine uygun ödev ve etkinlikler içermelidir. Öğrencilerin özdeğerlendirme yeteneklerini ve sürekli gelişme motivasyonlarını geliştirmek üzere ölçme-değerlendirme fırsatları sunmalıdır.

Ders kitaplarındaki görsel malzemenin de güncel ve çekici olması öğrenmeyi kolaylaştırır. Görsel malzemenin işlevsel olması ve konuları özetleyici nitelikte olması öğrenme düzeyini geliştirir.

Ders kitaplarında konuyla ilgili kaynaklara yer verilmesi, özellikle internetteki diğer kaynaklaral bağlantıların kurulması öğrenmeyi geliştirici olur.

Ders kitaplarının hayatın kendisi gibi konular arasındaki bağlantılara yer vermesi, disiplinler arası ve dersler arası geçişlere ve projelere yer vermesi öğrenmeyi çok boyutlu ve daha etkin kılar.

Birçok okulumuzdaki laboratuvar eksikliği göz önüne alındığında sanal deneylerin hazırlanması ve internet aracılığı ile bilgisayara ulaşabilen tüm öğrencilere sunulması eğitim açısından faydalı olacaktır. Yine öğrencilerin kapsamdaki konularla ilgili sorularını internet üzerinden cevaplandıracak bir sistem kurulması öğrenme etkinliğini artıracaktır.

Öğrencilerin kendilerini test edebilecekleri, ve geliştirmeye ihtiyaç duydukları alanları görebilecekleri ve bu alanlarla ilgili bilgilere ulaşabilecekleri bir ortamın internette oluşturulması özel derslerin her isteyene açık olması anlamına gelecektir.

Güncel olayların tarihçesini ve önemini anlatan kısa bilgilerin derlenmesi ve yine internet üzerinden sunulması öğrencilerimizin ilgi düzeyini yükseltecek bir yaklaşımdır. Öğrencilerin dünya üzerindeki diğer bilgi kaynaklarına rahatlıkla ulaşmalarını sağlamak üzere bir arama ve tercüme motorunun sağlanması da önemlidir. Eğitsel oyunların internet üzerinden sunulması da ilgiyi artıracaktır.

Yine öğrencilerin ilgi alanlarını daha iyi belirleyebilmeleri ve daha bilinçli meslek seçimleri yapabilmeleri için konularında uzman kişilerle söyleşilerin de sanal ortamda sunulması faydalı olacaktır.

Özetle, okul kitaplarını bu ilkeler doğrultusunda ele almak eğitim sistemimizin reformu için en ekonomik ve etkin başlangıç olacaktır.

E-Devlete Doğru

31 yıldır sürdürülen çalışmalar sonunda bu hafta nüfus kayıtlarının elektronik ortamda tutulmasını sağlayan Mernis projesi hayata geçti.

Bu Türkiye’nin birçok konuda yeniliklere başlama konusunda öncüler arasında olmasına rağmen, uygulamada ne kadar verimsiz ve yavaş olduğunun sadece bir göstergesi. Özelleştirme konusundaki performansımız da bu kanuda benzer bir gösterge oluşturuyor.

Oysa, zamanı etkin kullanmak refah düzeyimizi artırmanın en önemli aracı olacaktır. Dolayısıyla, devletin verimini artıracak e-devlet projesinin süratle uygulanmasına özen göstermeliyiz

Dünyada önemli bir devrim gerçekleşiyor: İnsanlar için iletişimde zaman ve mekân bağımlılığını ortadan kaldıran, bilgiye erişim maliyetlerini neredeyse sıfırlayan ve zenginleştirici paylaşımı mümkün kılan İnternet Devrimi…

Sanayi devriminin kitlesel üretimle getirdiği zenginlik artışını, internet bilgi paylaşımı ile sağlayacak. Her devrimde olduğu gibi kazananlar ile kaybedenler olacak ve kazananların çoğu öncüler arasından çıkacak. Bu, kişiler, şirketler, kurumlar için olduğu kadar, ülkeler için de geçerli.

İnternet devriminin dışında kalan ülkeler ve yurttaşlarını bu sürece dahil edemeyen yönetimler, internet devriminin sağladığı olanaklardan yoksun kalmayı ve yarışı geriden izlemeyi göze almış demektir.

Dünyadaki teknolojik gelişmeler sadece özel sektörde rekabeti değil, aynı zamanda kamu sektörünü de etkiliyor. Çünkü aynı insanlar, bir taraftan tüketici olarak piyasalarda rekabet edenlerden diğer taraftan da vatandaş olarak devletten, beklentilerini yükseltiyorlar. Aynı zamanda, bu insanlar girişimci ve/veya çalışan olarak da yükselen beklentileri karşılamak üzere ciddi bir baskı altındalar. Dolayısı ile dijital ekonomi tüm sektörleri derinden etkileyerek değişim sürecine sokarken, devletler de bu gelişmeden etkileniyor.

Nitekim, ABD’de Başkan ve Yardımcısı tarafından yönlendirilen “elektronik devlet” projesi yürütülürken, İngiltere’de de kamu kurumları arasındaki işlemlerin %25’inden fazlası elektronik hale getirilmiş durumda. Bu gelişmeler sadece bu ülkelerle sınırlı değil. Malezya’dan, Singapur’a; Hong Kong’dan Avustralya’ya kadar birçok ülke devlet yapılarını ve ekonomilerini dijital ekonomi kurallarına uygun olarak yapılandırmak üzere ciddi projelere başlamış durumdalar. Bu projeler, yatırım öncelikleri arasında en ön sıraya alıyorlar.

Bu projelerin beş ana hedefi var: (i) Vatandaşların devlet tarafından müşteri olarak görülmesi ve onlara götürülen hizmetlerin (vergi, tapu, askerlik, sağlık, güvenlik gibi) daha ucuza, daha etkin ve zamanında sunulmasını sağlamak; (ii) Siyaseti yalnızca seçimlerle sınırlı olmaktan çıkarıp yeni iletişim araçlarıyla yurttaşların ve sivil toplum örgütlerinin politika oluşturma süreçlerine katılımını sağlamak; (iii) Bilginin paylaşıldıkça artma özelliğinden sağlanan toplumsal yararı artırmak için iletişim altyapı yatırımlarına öncelik vermek ve erişim fiyatlarını en aza (mümkünse sıfıra) indirecek teşvik mekanizmalarını kurmak; (iv) dijital ekonominin gelişmesini destekleyecek hukuki düzenlemeleri yapmak ve (v) her vatandaşın dijital ekonomide verimli olabilecek düzeyde bilgi ve beceri düzeyine getirilmesini sağlayacak bir eğitim seferberliği başlatmak.

Yeni ekonomide süratle değişen ve gelişen sektör, eğitim sektörü. Dijital ekonomi öğrenmenin kişi bazında süratle ve etkin olarak ölçülebilmesini, öğrencilere istedikleri zaman dilimlerinde, istedikleri dersleri alma serbestisinin kazandırılmasını ve kişiye özel eğitimin yaygınlaşmasını mümkün kılıyor. Eğitim anlayışında ve süreçlerinde meydana gelen bu dönüşüm sonucunda öğrencilerin eğitimden anladıkları, mekanik bir şekilde “bilgi yüklemesi” değil, öğrenme, bilgiye erişme, düşünme, katılım ve paylaşma yeteneklerinin gelişmesi olacak.

Dijital ekonomi ve dijital devlet konusunda Avrupa’nın A.B.D.’nin 2-3 yıl gerisinde olduğu, Türkiye’nin ise 4-5 yıl farkla A.B.D’yi izlediği tahmin ediliyor. Ülke olarak biz de, bu yarışta geri kalmamak için e-devlet projesine öncelik vermeliyiz.

2020 İçin Rekabet Stratejileri

Geçmişi değiştiremeyiz, ama geleceği kazanabilir veya kaybedebiliriz. 2020 yılında daha güçlü bir Türkiye, refah düzeyi daha yüksek vatandaşlar istiyorsak, bugünden 2020 yılı için düşünce ve eylem olarak hazırlanmalıyız.Hazırlanmamız gereken ortam, için önce 2020 yılında dünyanın nasıl şekilleneceğine ilişkin öngörüyü ortaya koymalıyız. 2020 yılında bizi küreselleşmenin daha da ilerlediği, ancak yerel farklılıklara daha duyarlı bir dünya bekliyor; katılımcı karar verme mekanizmalarının sadece şirket değil, ülke ve dünya yönetiminde de daha çok kullanıldığı bir dünya bekliyor; bilgi üretmenin mal üretmekten daha değerli olduğu, bireyin öneminin sadece tüketici olarak değil, aynı zamanda yurttaş ve dünya vatandaşı olarak arttığı bir dünya bekliyor.

Türkiye’yi ise Avrupa Birliği üyesi, ekonomik ve siyasi istikrara kavuşmuş, daha çok üreten, uluslararası pazarlara satan, dünya markalarına sahip, daha küçük ancak daha etkin bir devlet yapısına sahip, tarihsel ve kültürel mirasıyla dünyaya zenginlik katan bir ülke olarak görebileceğiz. Avrupa’nın ve bölgenin güvenliğinde söz sahibi, Avrupa ile Avrasya arasında enerji köprüsü olan, komşuları ile ilişkilerini ve ticaret hacmini önemli ölçüde geliştirmiş, turizm açısından dünyanın en çok ziyaret edilen ülkeleri arasında yer alan, sporda ve sanatta kendinden söz ettiren, bilimsel gelişmeye katkıları artmaya başlayan bir Türkiye.

Ancak, bu görüşü hep birlikte paylaşmadıkça, bunun için hep birlikte çaba harcamadıkça sadece istekli olmanın yeterli olmayacak. Günümüzde büyümenin önündeki en önemli engel ülke sınırları değil, zihinlerdeki sınırlar. Ülke sınırlarını aşan stratejiler geliştiren şirketler, belli boyutlara gelince global oyuncu olabilecek imkanlara kavuşuyorlar. Günümüz ekonomilerinde, şirket değerlerini belirleyen önemli parametrelerden biri hizmet verilen müşteri sayısıdır. Türkiye’nin çevre ülkelerinde büyük pazarlar var. Bu ülkelerdeki şirketlerin değerleri düşük. Bizim bu ülkelerle hem kültürel yakınlığımız hem de onların geçirmesi gereken ekonomik transformasyon konusunda deneyimimiz var. Bu durum, Türk şirketlerine bir fırsat sunuyor: Henüz global oyuncuların ele geçirmediği bu pazarlarda hızla büyümek… Global piyasalarda oyuncu olabilecek boyuta gelmeyi hedefleyen Türk şirketleri olarak, bu fırsatı yakalayarak hızla hayata geçirmeliyiz.

Ekonomik etki alanını büyütemeyenlerin yok olmaya mahkum olduğu bir dünyada özellikle kültürel ve yapısal olarak yakın olduğumuz pazarlarda yerimizi almak için çok yönlü çalışmalar gerekiyor. Bir taraftan devlet bu pazarların açılmasını sağlamayı önemli bir hedef olarak benimsemeli, diğer taraftan da özel sektör bu pazarlarda yatırıma ve işbirliğine giderek önemli oyuncular arasında yer almalı. Ekonomik ölçek tanımında da önemli değişiklikler gözlenmekte. Yeni teknolojiler üretim tesislerinde ekonomik ölçek boyutlarının küçülmesine yol açarken, bilgi kaynakları, teknoloji geliştirme, marka, imaj ve dağıtım kanallarında ekonomik ölçekler büyümekte.

Ülkemizdeki sınırlı sermaye ve bilgi birikimini dünya boyutlarına getirebilmek, ölçek ekonomilerini yakalayabilmek için şirket birleşmelerinin önündeki gerek kültürel, gerekse yapısal engelleri kaldırmalıyız. Entellektüel sermaye, finansal sermayeden daha önemli. Lider ülkeler bilgili ve yaratıcı beyin açıklarını, bu özelliklere sahip kişileri ülkelerine cezbederek kapatıyorlar. Türkiye olarak bilime, Ar-Ge’ye ayırdığımız kaynağın sınırlı olması, finansal sermaye kadar beyinleri de cezbetmemiz gerektiğini ortaya koyuyor. Dolayısıyla, bir yandan dünyanın entellektüel sermayesini de ülkemize çekmek için çaba harcamalı, diğer taraftan da bilim ve teknoloji geliştirmeye verdiğimiz önemi ve yatırımları artırmalıyız.

Türk toplumu büyük bir hızla öğrenen, yenilikleri hızla benimseyen, atak bir toplum. Bir takım olarak çalışabildiğimizde ne kadar büyük bir hızla yol aldığını başta spor olmak üzere birçok alanda kanıtladı. “Öğrenmek” ve “yenilikçilik” Türk sanayiini ileriye taşıyacak kavramlar olarak ortaya çıkıyor. Bu kavramların yaygınlaşmasını sağlamak ve toplumsal yetkinliğimiz geliştirmek için, hem teknoloji eğitiminde, hem de eğitimde teknoloji kullanımında hızlı bir gelişmeyi gerçekleştirmeliyiz.

2020’de Türkiye “yaşam kalitesi” ile en nitelikli dünya vatandaşlarının yaşamayı tercih ettikleri bir ülke, bir dünya markası olabilir.

Hepimizin görevi böyle bir 2020’yi şimdiden hazırlamaktır. Çünkü, geleceği hazırlamayanlar, geleceği karşılarında bulurlar.

AKP Bunları Yapabilecek mi?

Bu hafta Türkiye siyasetinde önemli bir değişim yaşandı. Ancak, ülkemiz için önemli olan bu hafta yaşanan değişim değil, önümüzdeki dönemde ülkemizin yönetim anlayışında gerçekleşmesi gereken değişimdir.

Tek başına iktidar fırsatını yakalayan AKP, üç konuda zihniyet değişimini önce kendinden başlayarak gerçekleştirebilir ve topluma örnek olursa, ülkemizde yaşam kalitesi önemli ölçüde artacaktır.

Bu konular (i) atamaların nasıl yapılacağı, (ii) Türkiye’nin uluslararası arenada konumlandırılmasına ilişkin vizyon, ve (iii) kaynakların verimli, etkin ve şeffaflıkla kullanılmasını sağlamak üzere yönetim kalitesinin artırılmasıdır
Ülkemizin gelişmesinin önündeki en önemli engeller, zihinlerdeki engeller.

Yönetim pozisyonları için bireysel ve/veya kollektif olarak yaptığımız seçimlerde kullandığımız kriterler, önemli ölçüde toplumsal başarıyı etkiliyor. Bu seçimlerimizde önceliği kendimize yakın hissettiklerimize mi veriyoruz? Yoksa o işi en iyi yapacak olanlara mı? Bizim için bir işe akrabalarımızı, hemşerilerimizi, partililerimizi, ırkdaşlarımızı, dindaşlarımızı veya arkadaşlarımızı yerleştirmek mi önemli? Yoksa, o işi yapmakta en ehil olanları mı?

Bir toplumda seçimler ya da atamalar, genellikle “bizden biri” mantığı ile yapılıyorsa, yönetim pozisyonlarına gelenler de kurumların misyonlarını en iyi şekilde yerine getirmekle değil, yalnızca kendini seçenlere, atayanlara ya da onların çevrelerine hizmet etmeye uğraşacaklar demektir. Bunun sonucu ise kurumsal başarısızlık ve toplumsal güvenin yitirilmesidir. Şeffaflığın ve güvenin esas olmadığı toplumlarda ise “bizden biri olmak”, en önemli seçim kriteri olmaya devam eder!!

Nitekim, Osmanlı İmparatorluğu’nun başarılı ve uzun geçmişini açıklayan faktörlerden biri de Ermeni’sinden Arnavut’una kadar çeşitli etnik/dinsel kökenlerden “en iyi” olanları en üst pozisyonlara kadar getirme bilincidir. Benzer şekilde, bugün A.B.D.’nin başarı faktörlerinden biri de göçmen politikasını, “en iyi” olanları kendisine cezbetmek üzere kurmuş olmasıdır. Başarılı global şirketlerin de ırk, din farkı gözetmeksizin alanlarında “en iyi” olanlara daha geniş olanaklar tanıma politikaları, yüksek performanslarını etkileyen önemli faktörlerden biridir.

Dolayısıyla, AKP de yapacağı atamalarda “bizden biri” mantığı ile değil, “kurumsal misyonu en iyi şekilde gerçekleştirecek kişi” mantığı ile hareket edebilirse, başarı ve toplumsal güven için çok önemli bir adım atmış olacaktır.

Ülkemizin önemli hedeflerinden birinin AB üyesi olması konusunda geniş bir mutabakat olduğu gözüküyor. Ancak, hem bu hedefe ulaşabilmek, hem de AB içinde etkin bir konuma gelebilmek için aşmamız gereken bir başka zihinsel engel var. İlişkilerimizde ne alacağımıza değil, ne verebileceğimize odaklanmalıyız. AB takımının bir üyesi olma hedefi olan bir toplum olarak AB’nin sorunlarına çözüm üretme konusuna ne kadar odaklandığımızı sorgulamalıyız.
Gerek devlet, gerekse özel sektör ve sivil toplum örgütlerinin AB ile ilişkilerini değerlendirecek olursak, maalesef ağırlıklı olarak “kapıda ağlayan çocuk” konumunda olduğumuzu kabul etmeliyiz.

Hangi kurumumuz, hangi şirketimiz, hangi sivil toplum örgütümüz Avrupa’nın dünyadaki yerini iyileştirmek için fikir üretiyor, proje geliştiriyor, ve katkıda bulunuyor?!

AB’ne üye olmak isteyen bir toplumun zihinsel sınırları da ülke sınırlarını aşıp, en azından Avrupa sınırlarına dayanmalıdır. Dolayısıyla, AKP sadece Türkiye’nin değil, Avrupa’nın da sorunlarına çareler üretecek bir konuma gelmemizi sağlayabilirse, Türkiye AB’nin değerli bir üyesi olur.

Toplumumuzdaki diğer bir zihinsel engel de tepedekilerin her şeyi daha iyi bildiği anlayışıdır. Bu anlayışı aşmak için siyaset ile vatandaş arasındaki ilişki temsili demokrasiden, katılımcı demokrasiye dönüşmelidir.

Uygulanmayan kararlar değer yaratmaz. Sahiplenilmeyen kararlar ise iyi uygulanamaz. Toplam Kalite Yönetimi felsefesinin en önemli faydalarından biri de kararların katılımcı anlayışla alınmasını ve dolayısı ile iyi uygulanmasını sağlamaktır. Bu, kuruluşlar için olduğu kadar, toplumlar için de geçerli.

Milli Eğitim, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlıklarında ve Gümrük Müsteşarlığı’nda başlatılan toplam kalite yönetimi çalışmalarını bir devlet politikası haline dönüştürmek, ülkemizde katılımcı demokrasi anlayışının yerleşmesine yardımcı olacaktır.

Dolayısyla, AKP devlet yönetiminde vatandaş odaklı ve katılımcı bir yönetim anlayışı olan toplam kalite yönetimi anlayışını hayata geçirebilirse, Türkiye yüksek yaşam kalitesiyle özdeşleşen bir ülke konumuna gelebilir.

Offset Uygulamaları

Geçen hafta Ege Serbest Bölgesi (ESBAŞ) ülkemizde ilk kez “Offset” uygulamaları konusuda bir sempozyum düzenledi. “Offset” kelime anlamıyla hafifletmek, yumuşatmak ve yükü azaltmak manasına gelmektedir.

Son elli yıldır dünya ticareti içerisindeki yeri artan offset uygulamaları büyük çaplı kamu alımlarında, özellikle savunma sanayii ihalelerinde, ihaleyi kazanan firmalarca üstlenilen ve ihaleyi açan ülkeden ithalat yapma garantisidir. Ana hatlarıyla offset uygulamaları, büyük ihaleler nedeniyle ülkenin döviz dengesinin bozulmaması, ülke sanayiinin gelişmesi, teknoloji transferinin sağlanması ve dış pazarlara girişi kolaylaştırma amaçlarına hizmet eder.

Dünyada offset uygulamalarıyla ortaya koyulan satın alma garantileri elli milyar dolara ulaşmaktadır. Ülkemizde ise yaklaşık kırk proje kapsamında garanti edilen offset tutarı 3.5 milyar dolar seviyesindedir.

Offset uygulamalarının ana nedenlerinden birisi de rekabete tam olarak açık olmayan pazarlara girişi kolaylaştırmak ve ticaret dengesi sağlamaktır. Örneğin, yıllık bütçesi $27.5 milyar olan AB savunma alımlarının yaklaşık $7 milyarlık kısmı A.B.D.’den sağlanırken, yıllık bütçesi $130 milyar olan A.B.D.’ye AB savunma sanayii firmalarının yapabildikleri satış $1 milyarı bile bulamamaktadır. Dolayısıyla, AB, ABD savunma sanayi paazarını yeterince rekabete açık olmadığı iddiası nedeniyle, ABD’den yaptığı alımların karşılığında kendi ürünleri için ihracat garantisi istemektedir.

Offset uygulamalarının bir diğer nedeni ise ülkeye teknoloji transferinin sağlanması ve böylelikle sanayiinin kalite, standart, verimlilik düzeyi ve rekabet gücünün artırılmasının sağlanmasıdır. Bu hedefe ulaşabilmek için belli konulara odaklanılması ve yeterli yatırım imkanın da sağlanması gereklidir.

Offset uygulamalarının en belirgin hedeflerinden biri de büyük dış alımlar nedeniyle ülkenin ödemeler dengesinde meydana gelebilecek açıkların kısmen de olsa telafi edilmesi için ülkenin ihracat potansiyelinin artırılmasıdır.

İhracat garantilerinin satın alımın yapıldığı endüstrinin ürünlerini kapsayacak şekilde sınırlandırılmasına doğrudan offset, diğer sektörlerden yapılacak ihracatı da kapsaması durumunda ise dolaylı offset denir.

Ülkemiz tarafından alınan offset garantilerinin yaklaşık %60’ı dolaylı, %40’ı ise doğrudan offset kapsamındadır. Dolaylı offset kapsamının daha geniş olması ve ülkenin rekabet gücüne sahip sektörlerini içermesi nedeniyle daha kolay gerçekleştirilmektedir.

Nitekim, Türkiye’ye verilen offset garantilerinin dolaylı olan kısımları %85 oranında gerçekleştirilmişken, doğrudan offset kapsamındaki garantilerin gerçekleşme oranı %30 seviyesindedir.

Offset uygulamalarıyla serbest piyasaya yapılan müdahalelerin etkinliği düzenli olarak ölçülmeli ve ekonomik etkileri değerlendirilmelidir.

Dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da offset garantileri kapsamında gerçekleştirilen ihracatın sürdürülebilirliğidir. Özelikle bunun sağlaabilmesi için offset garantilerinin sadece doğrudan ihracatı değil, belki daha da önemlisi hedeflenen pazarların geliştirilmesi kapsamında da kullanılmasına fırsat tanınmalıdır.

İhracatın sürekliliğini sağlamak üzere hedef pazarlarda dağıtım kanallarına ve marka geliştirmeye verilecek destekler, ülkenin rekabet gücünün ve ihracat potansiyelinin geliştirilmesi hedefine daha kalıcı olarak ulaşılmasını sağlayacaktır. Böylelikle, ofset uygulamalarının hedeflerine kalıcı olarak ulaşılabilecektir.

Örneğin, Türkiye’nin ABD pazarından aldığı pay AB pazarından aldığı paya yaklşaşabilse ABD’ne olan ihracatımız 5-6 kat artabilirdi. Dolayısıyla, özellikle ABD firmalarınca verilen offset garantilerinin sadece ihracat için değil, aynı zamanda pazar geliştirme yatırımları için de kullanılmasına fırsat tanımak, hem offset taahütlerinin gerçekleşme oranlarını, hem de ihracat potansiyelimizi kalıcı olarak artırabilecektir.

Dünya Markası Olarak Türkiye

Ülkemizin dünyada aranan bir marka haline gelmesini sağlamak ürün ve hizmetlerimizle yarattığımız katma değerin yükselmesine yardımcı olacaktır. Türkiye’nin aranan bir dünya markası haline gelmesi ülkemizin refah düzeyinin artmasına da katkıda bulunacaktır.

Hiçbir şey kendi başına değerli değildir. Her şeyin değeri ona ilgi duyan insanlar tarafından verilir. Dolayısıyla, marka oluşturmak tüketicinin zihninde bir ayrıcalıklı yer edinmek demektir.

Bunun için öncelikle tüketiciye düzenli ve güvenli olarak bir kalite ve performans sağlamak gerekir. Sunulan kalite ve performans düzeyinin sürekli olarak iletişiminin de yapılması ve pazarlama yatırımlarında sürekliliğin sağlanması marka yaratma sürecinde önemli yer tutar.

Bilgi, iletişim ve lojistik sistemlerindeki önemli gelişmeler dünyanın küçülmesine yol açıyor. Şirketler farklı ürün ve hizmetleriyle her pazardaki müşteriye ulaşabilmeye başlıyorlar. Yeni ürün geliştirme hızları arttıkça, müşterilerin seçim yapma fırsatları geliştikçe ve yeni ürün geliştirme hızlarının artmasıyla müşteriler bilgi bombardımanı altında kaldıkça, en önemli pazar payı zihinlerdeki pazar payı oluyor.

Ülke olarak dünya vatandaşları nezdindeki zihin payımızı artırmak, onlar için değer yaratmakla, başarılı olmakla ve etkin iletişim stratejileri uygulamakla sağlanabilir.

Değer yaratmada başarılı olabilmek için bir taraftan yeni ihtiyaçları belirlemek ve bunları karşılamaya yönelik iş modelleri geliştirmek, diğer taraftan da kurum felsefesinin hedef kitle tarafından doğru olarak algılanmasını sağlamak gerekiyor. Ancak, algılama sadece kurumla sınırlı kalmayıp, o kurumun temsil ettiği ülkenin algılanmasından da etkileniyor.

Ülkelerin algılanması ise, o ülkenin sunduğu ürün ve hizmetler için bir üst marka oluşturur. Örneğin, BMW veya Mercedes’in oluşturulmasına katkıda bulunduğu “Almanya” markası o ülkenin diğer ürünlerine de yansımaktadır.

Son dönemlerde, Türkiye çeşitli uluslararası başarılarla marka oluşturma yönünde gelişmeler kaydetmeye başlamıştır: Tarkan, Galatasaray, Milli Futbol takımımızın dünya üçüncülüğü ve 12 Dev Adam bu konuda ülkemize önemli katkıda bulundular. Ayrıca, Dünya basketbol şampiyonasındaki taraftarlarımızın ve Turizm Bakanlığı’nın girişimleri de ülke tanıtımına önemli katkı sağlamıştır. Ancak, daha önemlisi dünya pazarlarına kendi markalarımızla sunduğumuz ürünlerin yarattığı farklılık olacaktır.

Bu açıdan Efes, Mavi Jeans, Zeki Triko, Ram Store markalarının ülke markası üzerindeki etkileri de yadsınamaz. Ayrıca, Avrupa Kalite Oscarlarında Brisa, Netaş, Beksa, Beko, Arçelik ve Vitra’nın başarıları Türkiye markasının kalite kavramıyla belirginleşmesine katkıda bulunmuştur. Bütün bu gelişmelere rağmen, bugün dünyada başarılı bir “Türkiye” markası oluşturabildiğimizi söylemek güçtür.

Halbuki, ülkelerin ekonomik gelişmelerinin bir göstergesi de sahip oldukları dünya markalarıdır. Bugün sadece A.B.D., Almanya, Japonya değil, Taiwan, Kore ve Finlandiya şirketleri de dünya markaları yaratmaya özen gösteriyor.

Bu çalışmalarla sadece bugünkü ürünlerini pazarlamada başarılı olmakla kalmıyor, aynı zamanda gelecekteki rekabet güçlerini geliştirmeye de yatırım yapmış oluyorlar. Sermaye piyasalarından daha avantajlı kaynak sağlıyor, daha nitelikli çalışanları firmalarına cezbedebiliyorlar.

Dünya markaları yaratmak sadece bir pazarlama faaliyetini değil, aynı zamanda kurumun bütünsel olarak strateji kurgulamasını ve uygulamasını da içerir. Çünkü, zihinlerde yer edinecek farklılık yaratmak sadece pazarlama faaliyetleri ile değil, aynı zamanda ürün ve hizmetin kalitesinde ve performansındaki süreklilik ile sağlanır.

Ekonomik gelişmemizi hızlandırmak ve kalıcı hale getirebilmek için, ülkemizde yönetim kalitesini geliştirmeyi ve Türkiye’den de dünya markaları çıkarmayı başarmalıyız.

“Türkiye”yi dünya markası haline getirmek refah düzeyimizin artmasını sağlayacaktır.

Piontek, Derwall ve Terim’ler

Türkiye futbolda önemli bir başarıya imza attı. Öncelikle, bu başarıyı getiren futbolcularımızı, teknik heyeti ve idarecileri kutlamalıyız. Ancak, bu başarıları çoğaltmak, yaygınlaştırmak, kalıcı kılmak ve toplumsal refah düzeyimizi artırmak için başarıların nasıl hazırlandığını iyi irdelemeliyiz.

Toplumsal öğrenme sınıflarda değil, toplumu ilgilendiren sansasyonel olaylarla gerçekleşir.

Öncelikle, toplum olarak başarının tesadüfen elde edilmediğini, özellikle de kalıcı başarıların şansla yakalanmadığını iyi anlamalıyız.

Türkiye’nin dünya üçüncülüğünü alması uzun yıllar süren bir altyapı ve hazırlık sürecinin sonucu. Bu yönetim anlayışı ise bilgiye, yaratıcılığa ve karşılıklı güvene dayanıyor: teknik direktör, oyuncular ve profesyonel kadronun kendilerine ve birbirlerine duydukları güven.
Tarsus Amerikan Koleji, liseden mezun olduğum sene basketbolda minikler, yıldızlar ve gençler kategorilerinin hepsinde Türkiye Şampiyonu olmuştu. Hazırlık sınıfından orta ve lise son sınıfa kadar sadece 450 öğrencinin bulunduğu küçük bir Anadolu şehrinde bulunan ve okula giriş sınavlarının sadece akademik başarıya dayandığı – bir başka ifade ile spor yeteneklerinin hiç göz önüne alınmadığı – bir okul nasıl oluyor da üç Türkiye Şampiyonluğunun hepsini birden kazanıyordu?

Bu başarının sırrını o gün sahada olanlarda, biz oyuncularda veya beden eğitimi hocamızda, arayanlar çok önemli birisini atlıyorlardı! Bu başarının elde edildiği yıldan iki sene önce ülkesine dönen, okuldaki basketbol kültürünü disiplinle, teknik eğitimle, paylaşımcılık anlayışıyla ve bizlere kazandırdığı özgüvenle birleştirerek beş sene boyunca spora ilgi duyan öğrencilere basketbol altyapısı veren fizik hocamız ve profesyonel basketbol koçu olan Mr. Hornish.

Türk Milli takımının da Dünya üçüncülüğünü kazanmasının arkasında Piontek ve Derwall ile başlayan, Terim ile gelişen disiplin ve takım oyunu anlayışının, altyapı hazırlık çalışmalarının ve özgüvenin olduğunu unutmamalıyız.

Toplum olarak sadece milli takımın başarılarına sevinmekle kalmayıp, bu başarıyı getiren yönetim anlayışının kamu, özel ve gönüllü tüm kurumlarımızın yönetiminde kullanılmasını yaygınlaştırabilirsek, daha nice uluslararası başarıya sevinme fırsatı yakalayabiliriz.

Ülkemizin gelişmesi için teknoloji üretme ve yaratıcılık düzeyimizi geliştirmeliyiz.

Toplumsal refah düzeyini ancak küresel pazarlar için yüksek katma değer yaratarak artırabiliriz. Bunun için herkesin yapabildiğini daha iyi yapabilmenin yanı sıra, yaratıcılık düzeyimizi artırarak yeni değer yaratma alanlarında da faaliyette bulunmak gerekiyor.

Toplumsal yaratıcılık düzeyimizi geliştirebilmek için eğitim ve ar-ge yatırımlarını artırmalıyız. Bu süreci hızlandırmak için ülkemize yönelik beyin göçünü teşvik etmeliyiz.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Hitler rejiminden kaçan Alman bilim adamları, Türkiye’de üniversite sisteminin ve bilimin gelişmesine önemli katkılarda bulunmuştu. Sovyetler Birliğinin dağılması sırasında burada yetişmiş beyinleri cezbetmeye yönelik olarak politikalara öncelik vermediğimiz için bu fırsatı bu konuya öncelik veren A.B.D., İsrail gibi ülkelere kaptırdık. Şimdi, yaratıcı beyinlere gerekli altyapı desteğini ve teşvikleri sunabilirsek, ülkemizin ve insanımızın gelişmesine yardımcı olabiliriz.

Bilginin paylaşıldıkça artma özelliği, belli konularda yaratıcılık için yoğunlaşma merkezleri oluşturmayı gerektiriyor. Stratejik olarak seçilmiş konularda dünyanın en iyi yüz kişisinden beşinin Türkiye’de yaşamasını ve çalışmasını sağlayabilirsek gelişme hızımızı önemli ölçüde hızlandırabiliriz.

Ekonomik gelişmemizi hızlandırmak için yaratıcılık düzeyimizi artırmalıyız. Bunun için dünyada bilgiye önem ve öncelik veren ülke olarak tanınmalıyız.

Teknoloji konusunda da dünya şampiyonlukları için Piontek ve Derwall’leri ülkemize getirip, Terim’lerin yetişmesini sağlamalıyız. Türkiye’nin dünyanın düşünce üretim merkezlerinden biri olması, gelişmemizin ve zenginliğimizin güvencesi olacaktır.

21. yüzyılda dünya ile rekabet edebilecek nesillere sahip olmak istiyorsak, onların disiplinle, bilgiyle ve özgüvenle yetişmelerini sağlayacak ortamlar yaratmalı, bunu sağlayacak eğitmenleri, koçları ülkemize cezbetmeliyiz.

Reel Sektörde Değişim

Ülkemizde makro ekonomik düzeyde önemli reformlar gerçekleştiriliyor. Ancak, bu reformların yarattığı altyapı üzerinde şirketlerimizin de başarıyı yakalamalarını istiyorsak, reel sektörde de önemli bir değişim aşamasının eşiğinde olduğunu anlamalıyız.

Öncelikle, devletten ihale almak, teşvik almak, rekabete karşı devlet aracılığı ile avantaj sağlamak, devletten veya devlet aracılığıyla kredi almak suretiyle rekabet avantajı yakalamak her geçen gün daha da zorlaşacak. Komşunun para kazandığı işe girerek, bir farklılık yaratmadan aynı işi yapmaya çalışarak kazanmak da güçleşiyor.

Dolayısıyla, ister eski yöneticilerimizden değişimi yakalamalarını isteyelim, isterse yöneticilerimizi değiştirelim yönetim anlayışımızı değiştirmeden başarıyı yakalayamayacağız.

Bu günlerde reel sektörde değişim ihtiyacı yoğun olarak konuşuluyor. Ancak, bu değişimin nasıl gerçekleştirilebileceği konusunda aynı yoğunlukta bir bilgi paylaşımı yok. Bu süreci yaşayacakların başkalarının değişim deneyimlerinden faydalanmaları başarı şansını artıracaktır. Araştırmalar, kurumsal değişimi gerçekleştirebilen liderlerin bazı ortak özellikleri ve davranış biçimleri olduğunu gösteriyor.

Liderler öncelikle değişim için etkileyici bir vizyonun ortaya konulmasını sağlıyor. Peki, etkileyici bir vizyon nedir? Etkileyici bir vizyon, gelecek ile ilgili cazip bir hayali ortaya koyan, kararlara yön gösterecek kadar amaca odaklı, ancak inisiyatif kullanmayı özendirecek kadar esnek, kolaylıkla anlatılabilen ve değişime konu olanları heycanlandıracak kadar gerçekçi olan bir hülyadır.

Başarının sırrı belli bir müşteri kitlesi için farklılık yaratmaktan geçiyor. Şirketlerin başarısında yapılan tüm faaliyetlerin belirlenen ortak hedefe odaklı olarak seçilmesi önemli bir yer tutuyor. Liderler vizyonun yaratılması kadar, etkin olarak paylaşılmasını da önemsiyor.

İnsanların ve kurumların davranışlarını değiştirmek için öncelikle değişimin gerekliliği ve faydasına inandırmak gerekiyor. Değişimi başaranlar iletişime öncelik veriyor. Bunun için mesajın basitliği, örneklerle zenginleştirilmesi, iletişimin sürekliliğinin sağlanması, zayıf noktaların gözardı edilmeksizin tartışılması ve hepsinden önemlisi liderin sadece sözleriyle değil, aynı zamanda davranışları ile de vizyonla uyumlu hareket etmesi gerekiyor.

İnanç olmaksızın değişim de olmaz. İnancın yaygınlaşmasında en etkin araç ise başarıdır. İşte bu nedenle, değişim süreci planlanırken uzun vadeli faydalar kadar, kısa vadeli kazanımlara da önem verilmelidir. Kısa vadeli kazanımların iletişiminin etkin bir şekilde gerçekleştirilmesi de bu faydaların hayata geçirilmesine yardımcı olur.

Kurumsal değişimi gerçekleştirmek için liderlerin, öncelikle kurum içinden ve dışından değişimi destekleyecek bir koalisyon kurmaya ihtiyacı var. Böyle bir değişimi destekleyen koalisyonda, yönetim kurulundan fabrikada çalışan işçiye kadar her kesimden ve özellikle çevresinde saygınlığı olan kişilerin bulunması, değişimin her platformda sahiplenilmesine yardımcı olur.

Değişimi sahiplenenlerin değişimi gerçekleştirme beceri ve yetkinliklerine de sahip olmaları önem taşır. Çünkü vizyonu sahiplenenlerin söylem ve eylem birliği sağlayabilmeleri güvenin artmasına ve koalisyonun büyümesine yardımcı olur.

Değişimin kalıcı olmasını engelleyen en önemli unsurlardan biri de, kurumdaki bilgi ve performans yönetimi sistemlerinin yeni düzene uygun olarak yapılandırılmamasıdır. Eski değerleri yansıtan ve o değerleri korumak üzere kurulmuş olan teşvik sistemleri değiştirilmeden çalışanların yeniliklerle motivasyonunu sağlamak güçleşir.

Başarıyı ödüllendirmeyen sistemler, aslında girişimciliği ve yaratıcılığı cezalandırırlar. Girişimcilik ve yaratıcılık olmaksızın değer yaratmak ise hayaldir. Çoğu kez hesaplanmayan fırsat maliyetleri, hesaplanan birçok diğer maliyetten daha önemlidir. Şirketlerimizin sürekli olarak değer yaratmalarını istiyorsak, yöneticilerin de doğru teşvik mekanizmaları ile ödüllendirilmelerini sağlamalıyız.

Aynı şekilde, yeni sistemin gerektirdiği bilgi düzeni kurulmazsa bilgiye dayalı karar verme süreci çalışmaz. Özellikle satın alma yoluyla büyüyerek dünyanın en değerli şirketlerinden biri konumuna gelen Cisco’nun, satın aldığı şirketlerde ilk önce bilgi ve insan kaynakları yönetim sistemlerini değiştirerek yerine kendi sistemlerini getirmesi belki de değişim sürecindeki başarılarının en önemli sırlarından birisidir.

Değişimi sağlayan liderler öncelikle özdeğerlendirme yapabilen; sürekli iyileşmeyi hedefleyen; insana değer veren; sürekli öğrenmeyi, şeffaflığı, iletişimi ve paylaşmayı bir hayat felsefesi olarak kabul eden ve bu anlayışı davranışlarına yansıtarak örnek olabilen kişilerdir.

Bu ilkeleri hayata geçirenler, reel sektörde değişimin öncüleri olacaklar.

Test Odaklı Eğitim Sistemi

Dünya ile rekabet edebilmek için tüm kaynaklarımızı verimli ve etkin kullanmalıyız. Ülkemizde her yıl yaklaşık 17 milyon ilköğretim ve lise öğrencisi zamanlarının önemli kısmını okullarda ve dersanelerde hayatlarını etkileyecek bir teste hazırlanarak geçiriyorlar.

Ülke kaynaklarının böylesine önemli bir kısmının ne kadar etkin kullanıldığını sorgulamalıyız. Eğitime ilişkin sorgulamalar genellikle okul sayısı, öğretmen sayısı, GSMH’dan ayrılan pay gibi nicelikler üzerine odaklanıyor. Ölçülmesi daha güç olduğundan niteliğe ilişkin konular pek gündeme gelmiyor.

Test odaklı bir eğitim sistemi ile gençlerimizi geleceğe, ve ülkemizi dünya ile rekabete hazırlayıp hazırlayamayacağımızı sorgulamalıyız.

Ekonomik kalkınmanın en önemli belirleyicisi olarak toplumsal eğitim seviyesi gösteriliyor. Çağdaş, rekabet gücü olan birey sorgulayıcı, araştırmacı, katılımcı, paylaşımcı, iletişim becerisi olan, insiyatif alan ve sorumluluk sahibi insandır. Çağdaş bireyler yetiştirmek için tasarlanacak eğitim sistemi bilgi depolamak üzerine değil, düşünmeyi öğrenmeyi ve bilgiye ulaşabilmeyi ön plana çıkarmalı.

Gençlerimizi geleceğe hazırlamak için onları öğrenmeyi seven, yenilikçi ve yaratıcı olan, ekip çalışmasından haz duyan, toplumsal sorumluluk sahibi bireyler olarak yetiştirmeliyiz. Dengeli bireylerin yetişmesi, zihinsel gelişimin sağlıklı bir beden ve güçlü sezgilerle bezenmesi için insanın bir bütün olarak eğitilmesi gerekir. Bireye özel ilgi göstermek kişisel yeteneklerin ve özgüvenin gelişmesini sağlar. En etkin eğitim örnek oluşturarak verilen eğitimdir. Eğitimde katılımcılığın ve uygulamanın özendirilmesi eğitimin verimini artırır.

Dünya örnekleri test odaklı eğitimin, eğitimi değerli ve verimli kılan bu özellikleri zaafiyete uğrattığını göstermektedir. Test odaklı eğitim sistemleri öğrencileri düşünmekten, araştırmacılıktan ve ekip çalışmasından uzaklaştırıyor, ezberciliğe ve kalıplar içinde düşünmeye yönlendiriyor. Günümüz iş dünyasında büyük önem taşıyan takım çalışması yerine, bireysel rekabeti ön plana çıkarıyor. Başarı düzeyi düşük öğrencileri, kendi yeteneklerini geliştirmeye yönlendirmek yerine küskünlüğe itiyor, öğrenme zevkini yaşamaktan uzaklaştırıyor.

Test odaklı eğitim sistemleri öğretmenleri de olumsuz etkiliyor. Onları ayırımcılığa yönlendiriyor. Öğretmenler “başarılı” olmak için her öğrencinin yeteneklerini geliştirmek yerine üstün yetenekli öğrencilerin bulunduğu ortamları seçmeye çalışıyorlar!! En popüler özel öğretmenler gerçekten en “başarılı” öğretmenler mi? Yoksa, öğrenci seçiminde mi en “başarılılar?”

Öğretmenler, öğrencileri bir bütün olarak eğitmek yerine testlerde daha fazla soru sorulan alanlara odaklanıyorlar. Bu hem gençlerimizin genel anlamda dengeli yetişmesini engelliyor, hem de testlerde öncelikli olmayan konulardaki yetenekleri yüksek olan gençleri başarısız göstererek onların motivasyonlarını kırıyor.

Test odaklı eğitim sistemi ülkemizde eğitime ayrılan sınırlı kaynakların verimsiz kullanılmasına yol açıyor.

Eğitimde yeni teknolojileri kullanmaksızın ve eğitimin içeriğini güncelleştirme sürecimizi yeniden yapılandırmaksızın dünya ile rekabet edebilecek nesiller yetiştiremeyiz.

Örneğin, son yıllarda hayatımıza cep telefonları, otomobil satışları, televizyon programları ve internet ile gelen değişimlerin ne kadarını eğitim sürecine ve materyaline yansıtabildik? Okul kitaplarının içeriği ne kadar değişti? Bu değişimleri gerçekleştirme süreçleri ve karar mercileri teknolojik gelişmeleri takip etme esnekliğine sahip mi? Yoksa, 17 milyon gencimizi temel olarak 20 yıl öncenin teknolojisi ile mi eğitmeye çalışıyoruz? İlköğretim süresini 8 yıla çıkarmak yeterli mi? Yoksa, 8 yılın sonunda hangi beceri ve yeteneklere sahip mezunlar yetiştirmemiz gerektiğini yeniden düşünmemiz ve eğitim sistemimizi buna göre yapılandırmamız mı gerekiyor?

Çağdaş eğitim sistemi için öncelikle her sınıf için kapsanacak konular her yıl elden geçirilmeli; her bir konunun içeriği o konunun uzmanlarını, çocuk psikologlarını, grafikerleri ve teknoloji uzmanlarını barındıran takımlar tarafından hazırlanmalıdır. Bu içerik hem okul kitaplarına, hem de internette etkileşimli ortama yansıtılmalıdır.

Birçok okulumuzdaki laboratuvar eksikliği göz önüne alındığında sanal deneylerin hazırlanması ve internet aracılığı ile bilgisayara ulaşabilen tüm öğrencilere sunulması eğitim açısından faydalı olacaktır. Yine öğrencilerin kapsamdaki konularla ilgili sorularını internet üzerinden cevaplandıracak bir sistem kurulması öğrenme etkinliğini artıracaktır.

Öğrencilerin kendilerini test edebilecekleri, ve geliştirmeye ihtiyaç duydukları alanları görebilecekleri ve bu alanlarla ilgili bilgilere ulaşabilecekleri bir ortamın internette oluşturulması özel derslerin her isteyene açık olması anlamına gelecektir.

Güncel olayların tarihçesini ve önemini anlatan kısa bilgilerin derlenmesi ve yine internet üzerinden sunulması öğrencilerimizin ilgi düzeyini yükseltecek bir yaklaşımdır. Öğrencilerin dünya üzerindeki diğer bilgi kaynaklarına rahatlıkla ulaşmalarını sağlamak üzere bir arama ve tercüme motorunun sağlanması da önemlidir. Eğitsel oyunların internet üzerinden sunulması da ilgiyi artıracaktır.

Yine öğrencilerin ilgi alanlarını daha iyi belirleyebilmeleri ve daha bilinçli meslek seçimleri yapabilmeleri için konularında uzman kişilerle söyleşilerin de sanal ortamda sunulması faydalı olacaktır.

Eğitim anlayışı ve süreçlerinde bu dönüşümü sağlayabilirsek gençlerimizin eğitimden anladıkları, mekanik bir şekilde “bilgi yüklemesi” değil, öğrenme, bilgiye erişme, düşünme ve paylaşma yeteneklerinin gelişmesi olabilir.

Eğitim sistemini dünyanın en iyileriyle rekabet edebilecek konuma getirmeyen ülkeler dünya ile rekabette başarılı olamayacaklar.

A.B.D. ile Stratejik İşbirliği

Uzun senelerdir A.B..D. ile ilişkilerimiz ağırlıklı olarak siyasi ve askeri konularla sınırlı olarak gelişti. Türkiye’nin Kore savaşındaki rolü, NATO’daki güvenilir müttefik olma özelliği, soğuk savaş yıllarında verdiği mücadele ve Ortadoğu’da barışa yönelik girişimleri ve işbirlikleri Amerikan hükümeti ve silahlı kuvvetleri nezdinde Türkiye’nin stratejik ortak olarak algılanmasını sağladı.

Ancak, Amerika’daki Türkiye karşıtı azınlıkların özellikle iç politakada güçlerini kullanabildikleri dönemlerdeki girişimleri nedeniyle Amerikan Kongre’sinde güçlüklerle karşılaştık. Genel kamuoyunda ise, sadece Türkiye’ye özgü olmasa da, bilgisizlik ve ilgisizlik hüküm sürdü.

11 Eylül ile birlikte Amerikan kamuoyu da dünyanın küçüldüğünü ve işbirliği boyutlarının zenginleşmesi gereğini kavradı. Türkiye açısından da A:B.D. ile ekonomik ve ticari alanlarda da stratejik işbirliği fırsatı doğdu.

A.B.D. ekonomisi AB ekonomisinden daha büyük. Türkiye’nin AB ile ticaret hacmi A.B.D. ile ticaret hacminin neredeyse beş katı. Bu önemli performans farkının coğrafi uzaklıkla açıklanabileceğini düşünmek ise yanıltıcı olur. Çünkü, gerek A.B.D., gerekse AB ile serbest ticaret anlaşması olan ve benzer bir coğrafi konuma sahip İsrail’in A.B.D. ile ticaret hacmi AB ile ticaret hacminden %30 daha yüksek.

Aynı zamanda, Türkiye’nin A.B.D.’nin dış ticaret fazlası verdiği nadir ülkelerden biri olduğunu hatıırlatmakta fayda var. Demek ki, ticaretin önündeki engelleri kaldırabilirsek ve şirketlerimiz Amerika pazarını da yeterince önemserlerse dış ticaret hacmimizi büyük boyutlarda artırma fırsatı var.

Türkiye AB’ne aday ülkeler içerisinde AB ile Gümrük Birliği’ne giren tek ülke. Son beş senenin performansına bakarsak, Türkiye’nin AB ile ticaret açığının önemli ölçüde arttığını ve AB’nin bu süre içerisinde Türkiye’nin çıkarlarını gözetmeksizin aday ülkelerin dışındaki ülkelerle de serbest ticaret anlaşmaları imzalayarak hem Türkiye’ye sağlanan avantajı sulandırdığını, hem de Türkiye’yi pazarlarını Dünya Ticaret Örgütü normlarının ötesinde üçüncü ülkelere de açmaya zorladığını görürüz. Bu durumun, özellikle emek yoğun sektörlerde faaliyet gösteren Türkiye için, hem işsizlik, hem de sermaye birikimi açısından olumsuz etkileri oldu. İşte bu nedenle, diğer tüm aday ülkeler AB ile tam üyeliğe kadar gümrük birliği yerine serbest ticaret anlaşması yapmayı tercih etmişler!

Üçüncü ülkelere en az AB kadar pazarını açan Türkiye A.B.D. ile AB arasındaki centilmenlik anlaşmasından da faydalanamıyor ve AB gümrük birliğine giren ilkeler arwasında sadece Türkiye’ye tekstil kotaları uygulanıyor!

Türkiye’nin nüfusu müslüman olan ülkeler arasında tek laik ve demokratik ülke olması, terörle mücadeledeki deneyimlerinin bugünlerde daha da önem kazanması, tavrı ve askeri gücü nedeniyle güvenilir bir müttefik olması, ve A.B.D.’nin stratejik hedefleri için Türkiye ile daha yakın işbirliği istiyor olması Türkiye’nin de işbirliğinin boyutlarını ekonomik ve ticari alanlarda geliştirmesi için bir fırsat yaratıyor.

Ancak bu fırsatı etkin olarak kullabilmek için A.B.D.’nin karar mekanizmalarını iyi tahlil etmeli ve stratejimizi ona göre belirlemeliyiz.

A.B.D. uzun vadede dünyadaki tüm ticaretin serbestleşmesi fikrini savunmakla birlikte, özellikle gelişmekte olan ülkelerin daha rekabetçi olduğu tekstil, demir çelik gibi çeşitli sektörlerde yerel iç politika gerekçeleri ile korumacı davranıyor. Dolayısıyla, sektör bazındaki serbestleşme girişimleri aynı sektördeki Amerikan şirketlerince baltalanabiliyor. A.B.D. adına ticaret görüşmelerini yürüten bürokratlar özellikle Kongre’den gelen baskılar nedeniyle bu konudaki tavizleri geciktirme yolunu tercih ediyorlar.

Ayrıca, A.B.D.’nin herhangi bir ülke ile ticaret anlaşması yapabilmesi ise Kongre onayı gerektiriyor. Bu onay ise ancak iç politikada güçlü grupların desteğiyle veya stratejik öncelikle sağlanabiliyor. Bu nedenle, 26-27 Şubat tarihlerinde yapılacak Ekonomik Ortaklık Komisyonu görüşmelerinde tekstil kotalarında sınırlı tavizlere odaklanmak yerine ekonomik ve ticari konulardaki stratejik konumumuzu geliştirmeye öncelik vermeliyiz. AB’ne aday ülkeler arasında gümrük birliğini gerçekleştirmiş tek aday olarak, A.B.D. ile ticarette AB’ye uygulanan şartların hiçbirinde Türkiye’nin geri kalmamasını ve tam üyelik gerçekleşene kadar ekonomik ve ticari konularda da Türkiye’nin stratejik işbirliği ortağı olarak kabul edilmesini talep etmeliyiz.

Stratejik işbirliği ortağı kavramı içerisinde üçüncü ülkelerle zorunlu bir ortaklık gerektirmeyen ve sektör sınırlandırması olmayan “kalifiye sanayi bölgeleri” kurulması; A.B.D. sanayisini tehdit eden ithalata karşı uygulanan vergilerde Türkiye’nin tüm ihracatçı ülkelerle birlikte değil, kendi başına değerlendirilmesi; ve “Generalized System of Preferences (GSP)” rejiminde sağlanan ayrıcalıklar olarak değerlendirilebilir.

Türkiye’nin taleplerini güçlü bir şekilde en üst düzey karar mercileri ile sonuçlandırabileceği bir dönemde, kendi iç politikalarına odaklı A.B.D. bürokrasisi ile yapılacak görüşmelerde, alınabilecek sınırlı tavizlere yönelik olarak odaklanmanın Türkiye’nin stratejik işbirliği konusundaki pazarlık gücünü zayıflatabileceğini unutmamalıyız.

Küresel Rekabet Gücü – 2

Ülkemizin rekabet gücünü artırmak için sadece kamu sektöründe değil, özel sektörde de zihniyet değişimi gerekiyor. Dünya Ekonomik Forumu’nun “2001 yılı Küresel Rekabet Raporu” bu konuda belirgin ipuçları veriyor: Yetmişbeş (75) ülkenin rekabet gücünü ve bu konudaki gelişme hızını karşılaştıran rapora göre Ülkemizin konumu şirket seviyesinde yeni buluşlar açısından 71.; özel sektörün Ar-ge faaliyetlerine verdiği önem ve ayırdığı kaynak açısından 65.; ürün ve üretim teknolojisi geliştirmede şirketler arası işbirliği açısından 74.; yeni ürün tasarımı açısından 69.; satın alımcıların kalite ve ürün geliştirmeye verdikleri önem açısından 65.; uluslararası pazarlarda ürünlerinin dağıtım kanallarına hakimiyeti açısından 57.; uluslararası marka yaratma açısından 68.; internet kullanımı açısından 71.; müşteri odaklılık ve profesyonelliğe verilen önem açısından 56.; şirket yönetim kurullarının etkinliği açısından 72.’cilik olarak belirlenmiş!

Küresel rekabet gücümüzü artırmak istiyorsak, özel sektörümüzün bu konulardaki performansını 75 ülkenin en düşük %20’si arasından çıkarması ve bugünkü düzeyin çok ötesine taşıması gerekli.

Bugün ülkemizde sermaye birikimi sınırlı olmasına karşın, tekstil, otomotiv, bankacılık gibi birçok sektörde sermaye kontrolu açısından dağınıklık var. Birleşme yoluyla büyüme konusundaki atalet, dünya pazarlarında Türk markaları için yeterli yatırım yapılamaması ve teknoloji geliştirmede dışa bağımlılık; yatırımların yeniliği ve ucuz işçilik ile elde edilen rekabet gücünün süratle yitirilmesine sebep olacak. Ülkemizde asıl rekabetin birbirimizle değil, başka ülkelerdeki değer zincirleriyle olduğunu anlamazsak ve işbirliği kültürü yaratamazsak rekabet gücümüzü artıramayız.

Bilgiye ve bilgi üretmeye verdiğimiz önemi artırmalıyız. Hem “Herşeyi ben bilirim” anlayışından uzaklaşmayı, hem de bu konuya ayırdığımız kaynakları artırmamız gerektiğini anlamalıyız. Kurumsal olarak yaratıcılık düzeyimizi artırmak sadece kaynakları artırmakla değil, aynı zamanda öğrenmeye odaklı bir kurum kültürü oluşturarak gerçekleştirilebilir.

Kurumsal markanın yaratılması ve yönetimi ancak planlı ve disiplinli bir yaklaşımla başarıya ulaşabiliyor. Kurumsal marka değeri ancak üst yönetim tarafından üstlenildiğinde ve kurumun tüm fonksiyonlarını içeren bir yaklaşımla yaratılabilir. Başarılı bir kurumsal marka değerine sahip kuruluşlar, pazarlama faaliyetlerini rakiplerine göre daha az maliyetle yürütebiliyorlar; dağıtım kanalları ile pazarlıklarında daha iyi sonuçlar alabiliyorlar; yeni müşteri edinme veya eski müşterilere yeni ürünler sunmada daha başarılı olabiliyorlar ve rakiplerinden gelecek tehditlere karşı koyabilmek için müşterilerini kaybetmeksizin zaman kazanıyorlar. En önemli rekabet unsurunun zaman olduğu bir dönemde, belki de, en önemli kazanım tehditlere cevap verecek zamanın kazanılmasıdır.

Rekabet gücü sadece üretim ve pazarlama ile değil, aynı zamanda ürün ve hizmetin zamanında müşteriye ulaştırılmasıyla da sağlanıyor. Örneğin, ülkemizin turizmden elde ettiği katma değerin sınırlı olması, bu konudaki dağıtım kanallarında hakimiyet kurmamamış olmamızdan kaynaklanıyor. Bu nedenle, işlerimize değer zincirinin bütününü değerlendiren bir bakış açısıyla yaklaşmalıyız.

Zaman ve mekan bağımlılığını azaltan internet devrimi dünyada şirketlerin iş yapma biçimlerini değiştiriyor. Odaklanma ve işbirliği ağları kurma kavramları verimliliği artırıyor. Bu konuda kalıcı başarı karşılıklı güven anlayışının şeffaflığın, hesap verme sorumluluğunun artmasıyla sağlanıyor. Kısacası, internet devrimi bir teknolojik dönüşümden çok kültürel değişimi ifade ediyor. Bu değişimin gerisinde kalmak, çağın gerisinde kalmak demektir.

Şirket yönetim kurullarının etkinliği ve bağımsızlığı kurumsallaşmanın önemli adımlarından birini oluşturuyor. Kurumsal yönetim sistemini kurabilen şirketler finansman maliyetlerini düşürerek rekabet gücü kazanıyorlar, yetenekli insan kaynaklarını cezbetme konusunda da rekabet avantajı sağlıyorlar, ve risklerini daha iyi yönetebiliyorlar.

Özetle, Türkiye’nin iş dünyası zihniyet değişimini farklılık yaratmaya; bilgi, teknoloji ve sürekli öğrenme ile yenilik ve verimlilik artırmaya; marka yaratmaya; işbirliklerine, değer zincirinin tümüyle güvenilir ve sürdürülebilir ilişkiler kurmaya; ve kurumsallaşmaya verdiği önemi artırarak sağlayabilir.

Küresel Rekabet Gücü – 1

Bir ülkenin rekabet gücünü belirlemede en etkili performans ölçütü gelişmenin geçmişle değil, diğer ülkelerle karşılaştırmasıdır. Dünya Ekonomik Forumu’nun ortak bir metodoloji ile ülkelerin performanslarını karşılaştıran “2001 yılı Küresel Rekabet Raporu” yayınlandı. Ülkemiz 75 ülke içerisinde rekabet gücü açısından 33. olarak değerlendiriliyor. Bu konum geçen bir önceki yılın dört sıra altında. Ancak, asıl endişe verici değerlendirme rekabet gücünün gelişme hızı açısından konumumuz. Maalesef, bu endekse göre Türkiye 54. sırada. Bu konuda bir sene içinde bizi 14 ülke geçmiş! Çalışmada çoğunlukla 2000 yılı verileri kullanıldığı da göz önüne alınırsa durumun ciddiyeti daha iyi anlaşılıyor.

Çalışmanın detayına bakılınca Türkiye için ilginç dersler çıkıyor.

Dünyayla rekabet edebilmek için öncelikle dünya ile kıyaslamalara önem vermeli ve değişim hızımızı artırmalıyız. 2000 yılı verilerine dayanan bu rapor çok enteresan bir şekilde Türkiye için önemli zaafiyet alanları arasında bankaların ve banka denetimlerinin zayıflığını gösteriyor. Bu açıdan Türkiye 75 ülke arasında 71. olarak değerlendiriliyor. Bir önceki yıl da aynı zaafiyete dikkat çekiliyordu. Bu konudaki değerlendirmeleri zamanında ciddiye almamanın bedelini ağır ödüyoruz.

Bürokrasinin maliyeti açısından sıramız 69. Kamu çalışanlarının yetkinliği açısından ise 67. sıradayız. Demek ki, kamu sektöründe daha nitelikli elemanları istihdam edecek politikaları uygulamalyız. Kamu istihdam politikası işsizlik sigortası anlayışıyla değil, nitelikli personelle sonuç odaklı çalışma anlayışıyla oluşturulmalı. Ülkemizin gündeminde olan devlet personel ve performans yönetimi reformları ciddiye alınmalı.

Vergi kaçırma ve ücretlerin kayıt dışı olması açısından sıralamamız 74. Bizim altımızda kalan tek ülke Filipinler! “Ne kaçırırsam kardır” anlayışını ortadan kaldırmak için vergi bazını genişletmeli, vergi adaletini sağlamalı ve vatandaşa vergilerin verimli kullanıldığı güvencesini verebilmeliyiz.

Diğer yandan, devletten iş almak için yapılan kayıtdışı ödemeler açısında 62. sıradayız. Demek ki, yolsuzlukla mücadele de gündemimizin ön sıralarında yer almalı.

Verimsizlikle mücadelenin de en az yolsuzlukla mücadele kadar önemli olduğunu unutmamalıyız. Örneğin, elektrik fiyatları açısından 69. sıradayız. Ayrıca, birçok konuda koyulan harçlarla vatandaşı ve firmaları haraca bağlamanın rekabet gücüne olumsuz etkilerini yeterince değerlendirmiyoruz. Enerji Üst Kurulu elektrik piyasasını düzenleyip denetlerken, en önemli performans kriteri kendi maliyetini dahil ederek ülkemizdeki enerji fiyatlarının dünya karşılaştırmalarına göre rekabetçi düzeyde olmasını sağlamasıdır. RTÜK, BDDK, IMKB gibi kurumların düzenledikleri piyasalar üzerinden aldıkları komisyonların, bu piyasaların rekabet gücünü nasıl etkiledğini iyi değerlendirmek zorundayız.

Bilgi ve iletişim teknolojilerine devletin verdiği öncelik açısından da 69. sıradayız. Ar-ge’ye verilen önem açısından da atılım yapmalıyız. Bırakınız gelişmiş ülkeleri, Kore, İsrail ve Tayvan gibi rekabet etmek zorunda olduğumuz ülkelerde bile bizim GSMH’dan ar-ge’ye ayırılan pay bizimkinin 4-6 katı ! Bunun sonucu olarak da dünyada elde edilen patent hakları açısından durumumuz vahim. Tayvan’da her bir milyon kişi için senede 210, İsrail’de 135, Kore’de 70 patent kazanılırken, Türkiye’de her on milyon kişiye bir patent düşüyor.

Yaratıcılığın finansmanını sağlayan girişim sermayesinin bulunabilirliği açısından 72. durumdayız. Dünyada en büyük kazanç yaratıcılığa, bilgiye, teknolojiye ve insana yapılan yatırımlardan sağlanıyor. İşte bunun için, ülkemizde de kaynakları yaratıcılağa yönlendirme konusunda önemli bir atılım ihtiyacı ve potansiyeli var.

Görülüyor ki, küresel rekabet gücümüzü artırmak için toplum olarak zihniyet reformuna ihtiyacımız var: Ülkemizin küresel rekabet gücünü ancak, her bireyin, her kurumun faaliyetlerini ekonomik verimlilik anlayışına göre yönlendirmesi; toplumsal sorumluluklarını yerine getirmesi; bilgi, teknoloji ve yaratıcılık geliştirmeye yatırım yapmasıyla artırabiliriz.

Beyin Gücü

Türkiye önemli bir reform sürecinden geçiyor. Kamunun rolü yeniden tasarlanıyor, finansal sistem yeniden yapılandırılıyor ve hatta siyaset yapma anlayışı populizmden tutarlı politika üretme anlayışına dönüşüyor. Küresel pazarlarda rekabet gücümüzü ve refah düzeyimizi artırmak için bütün bu yapılanlar gerekli, ancak yeterli değil.

Toplumsal refah düzeyini artırmak için küresel pazarlar için yüksek katma değer yaratabilmeliyiz. Bunun için herkesin yapabildiğini daha iyi yapabilmenin yanısıra, yaratıcılık düzeyimizi artırarak henüz herkesin yapamadığı yeni değer yaratma alanlarında da faaliyette bulunmak gerekiyor.

Toplumsal yaratıcılık düzeyimizi geliştirebilmek için eğitim ve ar-ge yatırımlarını artırmalıyız. Bu süreci hızlandırmak ve beyin gücümüzü artırmak için ülkemize yönelik beyin göçünü teşvik etmeliyiz.

Türk ekonomisi dünyanın ilk yirmi ekonomisinden biri. Ancak, 21. yüzyılın yükselen teknolojilerinden hiçbirinde %5 paya bile sahip değiliz. Bırakın, gelişmiş ülkeleri, Küba gibi fakir ve 10 milyonluk bir ülkede bile 30.000 genetik mühendisi çeşitli buluşlara imza atarken, acaba Türkiye genetik devrimin neresinde?

Yapay zeka çalışmalarında, yazılım sanayinde, bilgisayar ve iletişim teknolojilerinde, lazer ve robot teknolojilerinde minyatürleştirme konusunda, ileri polimer araştırmalarında, yeni alaşımlar ve bileşik materyaller konusunda, yeni enerji teknolojilerinde, yeni tedavi metodları geliştirmede dünyanın neresindeyiz?

Tasarım ödüllerinde, en çok okunan kitaplar listelerinde, en beğenilen filmler sıralamasında ve Nobel ödüllerinde neredeyiz?

İşte, bu gibi konularda dünyadaki gelişmelere katkıda bulunacak düzeyde çalışmalar yapamazsak, toplumsal refah düzeyimizi geliştirmek mümkün olamayacak.

Dünyadaki gelişme ve yaratıcılık yarışında bir adım öne geçebilmek için en gelişmiş ülkeler bile değerli beyinleri kendi ülkelerine cezbetmeye çalışyorlar. Örneğin, ABD’nin son iki yılda yabancı bilgi teknolojisi (BT) uzmanlarına verdiği çalışma ve vatandaşlık izinleri ikiye katlanmış. Almanya’nın BT’de geri kalmamak için 1970’lerden bu yana en büyük yabancı cezbetme faaliyetine hazırlandığı belirtiliyor.

Dolayısıyla, sadece yabancı sermayeyi cezbetmek için değil, aynı zamanda yaratıcı beyinleri cezbetmek için de planlı bir yaklaşım gerekiyor.

Ülkemizin tarihi, kültürel ve insani zenginlikleri bize bu konuda rekabet avantajı getirebilir. 500 yıl önce İspanya’dan kaçan Yahudiler’e ev sahipliği yapmış olmamız, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un alınışından sonra farklı din ve kültürlere sahip olanlara tanıdığı haklar ve dünyada ünlenmiş misafirperverliğimiz, ülkemiz insanının farklılıklarla bir arada yaşama tecrübesine güzel örnekler oluşturuyor. Bazı Avrupa ülkelerinde yükselen yabancı düşmanlığı göz önüne alındığında, Türkiye yabancılar için cazip bir yaşam merkezi özelliğini kazanıyor. Çekici Akdeniz iklimi ve doğal zenginliklerimiz, yalnızca turiizm için değil, aynı zamanda ülkemizdeki yaşam kalitesi için de avantaj sağlıyor. İstanbul, Avrupa’nın en zengin eğlence yaşamına sahip kentlerinden biri konumuna geldi. Nitekim, birçok uluslararası şirketin bölge merkezlerini İstanbul’a taşımaları ve çalışanlarının İstanbul’da yaşamayı sevmesi, ülkemizin güçlü bir yönüne işaret ediyor.

Bilim ve teknoloji konusunda çalışmalar belli merkezlerde yoğunlaşmayı, paylaşımla gelişmek açısından tercih ediyorlar. İkinci Dünya Savaşı sırasında Hitler rejiminden kaçan Alman bilimadamları, Türkiye’de üniversite sisteminin ve bilimin gelişmesine önemli katkılarda bulunmuştu. Şimdi, yaratıcı beyinlere gerekli altyapı desteğini ve teşvikleri sunabilirsek, ülkemizin ve insanımızın gelişmesine yardımcı olabiliriz.

Stratejik olarak seçilmiş konularda dünyanın en iyi yüz kişisinden beşinin Türkiye’de yaşamasını ve çalışmasını sağlayabilirsek gelişme hızımızı önemli ölçüde hızlandırabiliriz.

Ekonomik gelişmemizi hızlandırmak için yaratıcılık düzeyimizi artırmalıyız. Bunun için dünyada bilgiye önem ve öncelik veren ülke olarak tanınmalıyız. Gelişmiş beyin gücü için, ülkemize doğru beyin göçünü hızlandıracak politikalara öncelik vermeliyiz.

Dünyayla Rekabet

“Rekabetin olmadığı bir ortamda büyük işler başarmak çok kolaydır.”

Willian van Home

Bir ülkenin rekabet gücünü belirlemede en etkili performans ölçütü gelişmenin geçmişle değil, diğer ülkelerle karşılaştırmasından elde edilir. Dünya Ekonomik Forumu’nun ortak bir metodoloji ile ülkelerin performanslarını karşılaştıran “2000 yılı Küresel Rekabet Raporu” yayınlandı. Ülkemiz 59 ülke içerisinde rekabet gücü açısından 29. olarak değerlendiriliyor. Bu konum 1998’deki konumla aynı, 1999’un ise iki sıra üzerinde. Ekonomik programın deprem nedeniyle kaybettiğimiz gücü kazanmamıza yardımcı olduğu görünüyor. Ancak, bu yıl ilk kez oluşturulan bir başka endeks var: Rekabet gücünün gelişme hızı. Maalesef, bu endekse göre Türkiye 40. konumda. Yeniden yapılanma hızımızı artırmazsak, mevcut konumumuzu koruyamayacağız.

Çalışmanın detayına girildiğinde Türkiye için ilginç dersler çıkıyor. Sorunumuz öncelikle eğitim alanında. Ortalama okullaşma süresi açısından 52. sıradayız. Okula gidenlerin fen ve matematik konusundaki yetkinlikleri açısından 17., teknoloji kullanımı açısından 30. sıradayız. İlk öğretimi sekiz yıla çıkarmanın önemi ortaya çıkıyor. Ancak, hem teknoloji eğitiminde, hem de eğitimde teknoloji kullanımında hızlı bir gelişmeyi gerçekleştirmeliyiz.
Geliştirmemiz gereken ikinci alan Ar-ge ve teknolojiye verdiğimiz önem ve yatırımlar. Firmalarımızın bu konuya duydukları ilginin yaygınlığı açısından 54., bu konudaki harcamalar açısından ise 42. sıradayız. Yaratıcılığın finansmanını sağlayan girişim sermayesinin bulunabilirliği açısından da sıramız 42. Bu konudaki geri kalmışlığımızı teknoloji transferi açısından 3. olarak kapatıyoruz. Ancak, bu yaklaşımın sürdürülebilirliği tartışmalı. Dolayısıyla, bilim ve teknoloji geliştirmeye verdiğimiz önemi ve yatırımları artırmalıyız.

İstihdamın esnekliği açısından çeşitli göstergelerde konumumuz 14. ile 24. arasında değişiyor. Ancak, ücretlerin verimililikle ilişkilendirilme derecesi açısından 35. sıradayız. İstihdamı geliştirmeyi teşvik etmenin önemli yollarından biri de bu esnekliğin korunmasıdır. Bu konuda düzenlemelere gidilirken dikkatli olmalıyız. Ayrıca, ücretlerin verimlilikle ilişkilendirilmesinde gelişme sağlamalıyız.

Bankaların güvenilirliği açısından 46., finansal piyasaların denetimi açısından 50., finansal piyasaların derinliği açısından 48., finans sektörünün risk düzeyi açısından 57. sırada yer alıyoruz. Finansal sektörün yeniden yapılanması ve derinlik kazanmasının önemi açıkca ortada. Ülkemizin rekabet gücünü artırmak için önceliklerden biri de bu konudaki reformlara hız kazandırmak olmalı.
Siyasi ve hukuki açıdan kurumlarda değişkenlik bakımından sıramız 55.cilik. Bürokraside kaybedilen zaman açısından 49. sırada yer alıyoruz. İş yapmak için resmi olmayan giderlerle karşılaşmaya ilişkin çeşitli göstergelerde konumumuz 33. ile 42. arasında değişiyor. Rekabet gücümüzü geliştirmek istiyorsak, kurumsal istikrarın sağlanmasına, kamu sektörünün verimliliğinin artırılmasına ve haksız çıkar sağlamanın önlenmesine önem vermeliyiz.

Toplam kalite yönetimininin ana ilkelerinden olan verilerle yönetim, kıyaslama yapılması, önceliklere uygun iyileştirme plan ve uygulamalarının yapılması ülkemizin rekabet gücünü artırmak için de bize yol göstermektedir. Toplam kalite yönetiminin bir devlet politikası olarak benimsenmesi ve yukarıda belirlenen öncelikler konusunda hızla iyileştirmelerin sağlanması, dünyayla rekabet edebilme gücümüzü ve refah düzeyimizi artırmanın yoludur.

Eğitimde İçerik

“En yüksek getiriyi sağlayan yatırım, bilgiye yapılan yatırımdır.”
Benjamin Franklin

Ülkemizde her yıl yaklaşık 15 milyon ilköğretim öğrencisi zamanlarının önemli kısmını eğitim için kullanıyorlar. Ülke kaynaklarının böylesine önemli bir kısmının kullanımındaki etkinliğimizi sorgulamalıyız. Zaman zaman bu konuda yapılan sorgulamalar genellikle okul sayısı, öğretmen sayısı, GSMH’dan ayrılan pay gibi nicelikler üzerine odaklanıyor. Ölçülmesi daha güç olduğundan niteliğe ilişkin konular pek gündeme gelmiyor. Ancak, 21. yüzyılda dünya ile rekabet edebilecek nesiller yetiştirmek istiyorsak, sadece “ne kadar?” sorularına değil, aynı zamanda “ne?” ve “nasıl?” sorularına da cevaplar aramalıyız.

Son yıllarda hayatımıza cep telefonları, otomobil satışları, televizyon programları ve internet ile gelen değişimlerin ne kadarını eğitim sürecine ve materyaline yansıtabildik? Okul kitaplarının içeriği ne kadar değişti? Bu değişimleri gerçekleştirme süreçleri ve karar mercileri teknolojik gelişmeleri takip etme esnekliğine sahip mi? Yoksa, 15 milyon gencimizi temel olarak 20 yıl öncenin teknolojisi ile mi eğitmeye çalışıyoruz? İlköğretim süresini 8 yıla çıkarmak yeterli mi? Yoksa, 8 yılın sonunda hangi beceri ve yeteneklere sahip mezunlar yetiştirmemiz gerektiğini yeniden düşünmemiz ve eğitim sistemimizi buna göre yapılandırmamız mı gerekiyor?

Eğitimde yeni teknolojileri kullanmaksızın ve eğitimin içeriğini güncelleştirme sürecimizi yeniden yapılandırmaksızın dünya ile rekabet edebilecek nesiller yetiştiremeyiz. Çağdaş eğitim sistemi için öncelikle her sınıf için kapsanacak konular her yıl elden geçirilmeli; her bir konunun içeriği o konunun uzmanlarını, çocuk psikologlarını, grafikerleri ve teknoloji uzmanlarını barındıran takımlar tarafından hazırlanmalıdır. Bu içerik hem okul kitaplarına, hem de internette etkileşimli ortama yansıtılmalıdır.

Birçok okulumuzdaki laboratuvar eksikliği göz önüne alındığında sanal deneylerin hazırlanması ve internet aracılığı ile bilgisayara ulaşabilen tüm öğrencilere sunulması eğitim açısından faydalı olacaktır. Yine öğrencilerin kapsamdaki konularla ilgili sorularını internet üzerinden cevaplandıracak bir sistem kurulması öğrenme etkinliğini artıracaktır.

Öğrencilerin kendilerini test edebilecekleri, geliştirmeye ihtiyaç duydukları alanları görebilecekleri ve bu alanlarla ilgili bilgilere ulaşabilecekleri bir ortamın internette oluşturulması özel derslerin her isteyene açık olması anlamına gelecektir.

Güncel olayların tarihçesini ve önemini anlatan kısa bilgilerin derlenmesi ve yine internet üzerinden sunulması öğrencilerimizin ilgi düzeyini yükseltecek bir yaklaşımdır. Öğrencilerin dünya üzerindeki diğer bilgi kaynaklarına rahatlıkla ulaşmalarını sağlamak üzere bir arama ve tercüme motorunun sağlanması da önemlidir. Eğitsel oyunların internet üzerinden sunulması da ilgiyi artıracaktır.

Yine öğrencilerin ilgi alanlarını daha iyi belirleyebilmeleri ve daha bilinçli meslek seçimleri yapabilmeleri için konularında uzman kişilerle söyleşilerin de sanal ortamda sunulması faydalı olacaktır.

Yukarıda bahsedilenlerin hayal olduğunu, gerçekleşmesi için yeterli kaynağımız olmadığını veya eğitim sistemimiz için uygun olmadığını düşünenlere bir cevabım var: Bir sene önce Dünya Ekonomik Forumu’nun Davos toplantılarında gündeme getirdiğimiz bu yaklaşım bugün Arjantin’de uygulanmaya başladı.

Eğitim sistemini dünyanın en iyileriyle rekabet edebilecek konuma getirmeyen ülkeler dünya ile rekabette başarılı olamayacaklar.

Cazibe Merkezi

“Kaderimizi yıldızlarda değil, kendi içimizde aramalıyız.”
William Shakespeare

Ülkemizin gelişmesi için yatırıma, yatırımların gerçekleşmesi içinse yabancı sermayeye ihtiyaç duyuyoruz. Dolayısıyla sermayeyi ülkemize çekebilmek için çeşitli politikalar izliyoruz, uluslararası tahkimin kabul edilmesi gibi.

Ancak, günümüzde entellektüel sermaye, finansal sermayeden daha önemli. Lider ülkeler bilgili ve yaratıcı beyin açıklarını, bu özelliklere sahip kişileri ülkelerine cezbederek kapatıyorlar. ABD’nin yabancı bilgi teknolojisi (BT) uzmanlarına verdiği çalışma ve vatandaşlık izinleri son iki yılda ikiye katlanmış. Microsoft’un yaptırdığı bir çalışmaya göre bugün yüzde 8 düzeyinde olan Avrupa’daki BT işgücü açığının, beş yıl içinde yoğun eğitim çabasına rağmen yüzde 14’e ulaşması bekleniyor. Almanya’nın BT’de geri kalmamak için 1970’lerden bu yana en büyük yabancı cezbetme faaliyetine hazırlandığı belirtiliyor.

Türkiye olarak bilime, araştırma ve geliştirmeye ayırdığımız kaynağın sınırlı olması, finansal sermaye kadar beyinleri de cezbetmemiz gerektiğini ortaya koyuyor.

Ülkemizin tarihi, kültürel ve insani zenginlikleri bize bu konuda rekabet avantajı getirebilir. 500 yıl önce İspanya’dan kaçan Yahudiler’e ev sahipliği yapmış olmamız, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un alınışından sonra farklı din ve kültürlere sahip olanlara tanıdığı haklar ve dünyaca ünlü misafirperverliğimiz, ülkemiz insanının farklılıklarla bir arada yaşama tecrübesine güzel örnekler oluşturuyor. Bazı Avrupa ülkelerinde yükselen yabancı düşmanlığı göz önüne alındığında, Türkiye yabancılar için cazip bir yaşam merkezi özelliğini kazanıyor. Çekici Akdeniz iklimi ve doğal zenginliklerimiz, yalnızca turistler için değil, aynı zamanda ülkemizin yaşam kalitesi için de avantaj sağlıyor. İstanbul, Avrupa’nın en zengin gece yaşamına sahip kentlerinden biri konumuna geldi. Nitekim, birçok uluslararası şirketin bölge merkezlerini İstanbul’a taşımaları ve çalışanlarının İstanbul’da yaşamayı sevmesi, ülkemizin güçlü bir yönüne işaret ediyor.

Bilim ve teknoloji konusunda çalışmalar belli merkezlerde yoğunlaşmayı, paylaşımla gelişmek açısından tercih ediyorlar. İkinci Dünya Savaşı sırasında Hitler rejiminden kaçan Alman bilimadamları, Türkiye’de üniversite sisteminin ve bilimin gelişmesine önemli katkılarda bulunmuştu. Şimdi, yaratıcı beyinlere gerekli altyapı desteği ve teşvikleri sunabilirsek, ülkemizin ve insanımızın gelişmesine yardımcı olabiliriz.

Yabancı sermaye kadar, belki de daha çok vurgulayarak, yaratıcı beyinleri cezbetmeyi bir devlet politikası haline getirmeliyiz. Türkiye’nin dünyanın düşünce üretim merkezlerinden biri olması, gelişmemizin ve zenginliğimizin güvencesi olacaktır.