Türkiye’nin dünyada en iyi tanınan yönetim danışmanlık şirketiYaşam kalitesi, yönetim kalitesi ile artar Globaly recognized Turkish management consulting firmImproving quality of management improves quality of life

9. Ulusal Kalite Kongresi Açış Konuşması

9. Ulusal Kalite Kongresi’ne hoşgeldiniz diyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Kongre’miz 1997 yılından bu yana Avrupa’nın en büyük, dünyanın ikinci büyük Kalite Kongresi ünvanını taşıyor. Bu başarı, yalnızca Kongre’mize değil, TKY’yi başarıyla uygulayan kuruluşlarıyla, elde ettiğiyle yetinmeyen ve gözünü daha ilerilere çeviren toplumuyla bütün Türkiye’ye aittir. Nitekim bugün Kongre’mizde ülkemizin 40 kentinden gelen konuklarımızı ağırlıyoruz. Bölgemizin 10 ülkesinden gelen katılımcılarla da Kongre’miz uluslararası bir nitelik kazanıyor.

Bu yıl Kongre’mizin ana teması Toplam Kalite Yönetimi ve Kamu Sektörü. 2000’li yılların ilk Ulusal Kalite Kongresi’nde ana tema olarak Kamu Sektörü’nün belirlenmesinin özel bir önemi var. Dünyanın çeşitli ülkelerine baktığımızda, her ne kadar küçülmesi gündemdeyse de kamu sektörü, ekonominin en az %30’unu oluşturmakta. Geri kalanının üzerinde de düzenleyici rolü nedeniyle önemli etkisi var. Böylesine belirleyici bir rolü olan bir yapının verimli işleyişi, toplum yaşamı açısından büyük önem taşıyor.

Gelişmenin insan için ve ancak insanla birlikte mümkün olduğu ilkesinden hareketle, Toplam Kalite Yönetimi’nin kamu sektöründe de uygulanması, toplumumuzun mutluluğunu, gelişmesini sağlayacak önemli bir araçtır.

Toplam Kalite Yönetimi’nin temel ilkelerinden birisi de, “ölçülmeyen performans iyileştirilemez” ilkesidir. O halde performansımızı nasıl ölçeceğiz? Bence en gerçekçi kriter, kendimizi geçmişimizle kıyaslamak değil, rakiplerimizle karşılaştırmaktır. Kamu sektörü ve devletimiz söz konusu olduğunda performansımızı diğer ülkelerle karşılaştırarak ölçmeliyiz.

Şimdi izninizle bazı karşılaştırmalar yapmak ve bunları sizlerle paylaşmak istiyorum: Saygın ülke olmak için vatandaş mutluluğunda hem yüksek bir performans sağlamamız, hem de böylesi bir performansa ulaşmak için oluşturduğumuz modellerle dünyaya örnekler sunmamız gerekiyor. Geçenlerde yayınlanan bir çalışmaya göre, ülkemizdeki vatandaşların yaklaşık %75’i, başka bir deyişle, dörtte üçü mutsuz. AB ortalamasına baktığımızda bu oran %17. Gelir dağılımına baktığımızda 104 ülkeden 70. sıradayız. En üst gelir diliminde yer alan nüfusumuzun %1’i ayda 7.5 milyar TL ile geçinirken, en alt kesimdekiler ayda 32 milyonla yaşamını sürdürüyor. Nüfusumuzun %75’inin aylık geliri, 500 milyon TL.’nin altında. Yolsuzluk konusunda ise 99 ülke içinde 54’üncüyüz.

Yabancı yatırımlara, diğer bir deyişle, yabancı yatırımcıların güvenini kazanma düzeyimize baktığımızda, durumumuz içler acısı. Rakibimiz olan ve dünyanın en büyük ekonomilerinden biri olma yolunda bizimle yarışan Arjantin, Brezilya ve Kore’nin sağladığı yıllık 40 milyar dolarlık ve belki de daha fazla yabancı yatırımı bir yana bıraksak bile, ülkemiz geçen yılki performansıyla Romanya’nın, Cezayir’in ve Malta’nın gerisinde kalıyor.

Martin Luther King diyor ki, “Toplumu koruyan, gerçekte o toplumdan bir beklentisi olan insanlardır. Büyük bir bölümü o toplumdan hiçbir beklentisi olmayan insanların oluşturduğu bir toplumsal yapı inşa etmekten daha büyük bir tehlike olamaz.”

Ülkemizde insanlarımızın dörtte üçünün yaşamından memnun olmaması, önemli değişikliklere açık olmamız gerektiğini ortaya koyuyor. Son günlerde bizlere ümit veren bu türden bir değişim, yolsuzlukların üzerine gidilmesidir. Yolsuzlukla ilgili bilgiler bize ulaştığında, biraz daha hayrete düşüyoruz ve birçoğumuz bundan infial duyuyoruz. Ancak, toplumdaki yolsuzluğun yalnızca önümüze çıkanlarla sınırlı olmadığının bilincinde olmamız gerek. Eğer kaliteli bir yaşam istiyorsak, sorumluluk almalı, hesap verebilirliği ve tutarlılığı her birimiz önce kendi yaşamımıza yansıtmalıyız. Örneğin trafik kurallarına ne kadar uyduğumuzu, uymayanları ne kadar uyardığımızı sorgulamalıyız. İskan izni olmayan konutlarda oturmayı nasıl içimize sindirdiğimizi düşünmeliyiz. Vergi avantajı sağlamak için gayrımenkulümüzün değerini, gerçek işlem değerinin altında gösteriyor muyuz, göstermiyor muyuz, sorgulamalıyız. Hatta sayım memuru olarak, bu iş için ücret alan görevliler olarak, yalana iştirak edip etmediğimizi sorgulamalıyız. Örneğin kendimize sormalıyız, bulunduğumuz kuruluşa, kulüp yönetimine, ya da herhangi bir sorumluluk isteyen pozisyona bir kişiyi yerleştirirken ya da önerirken hangi ölçütleri temel alıyoruz? Onun “bizden” biri, yani hemşehrimiz, okul arkadaşımız, aynı çevreden bir kişi olmasını mı, yoksa onun varolan alternatifler içinde gerçekten en nitelikli, göreve en uygun, en ehil, kısacası “en iyi” olmasını mı?

Ülkemizde kamuya duyulan güven azalıyor. 1990’da %50 düzeyinde olan kamuya güven oranı, bugün %28’lere kadar gerilemiş durumda. Ancak, kamuyu da bizler oluşturuyoruz. Bu nedenle az önce değindiğim gibi, toplumdan ve kamudan beklediklerimizi önce kendimiz yaşamalıyız.

Yolsuzluk kadar önemli bir başka konu daha var; o da, popülizm kaynaklı savurganlık. Devlet Planlama Teşkilatı’nın gerçekleştirdiği bir çalışmaya göre, 1980 ile 1996 arasındaki projelerin planlanan tamamlanma süreleri, 3.5 ila 5.5 yıldı. Oysa pratikte bu projeler 9-15 yıl arasında değişen sürelerde tamamlanabildi. 2000 yılı için planlanan 5 bin proje için bu yıl ayrılan kaynaklar göz önüne alınacak olursa, bunların 10 yıldan önce bitirilmesi mümkün değil.

Dolayısıyla, sadece yolsuzlukların değil, verimsizliklerin de üzerine gitmeliyiz. Her ilde bir üniversite, her ilde bir havaalanı yapma çabası, hayali çok güzel. Ama kaynaklarımızı odaklı kullanmadığımız zaman, bunlardan uzun seneler yeterli verim alamadığımızı da unutmamamız gerekir.

Kamuya güvenin azalması yalnızca ülkemize özgü değil. Bütün dünyada aynı eğilim var. En azından çok yakın zamana kadar böyle bir eğilim açıkça gözleniyordu. A.B.D.’de yurttaşların kamuya duydukları güven 1960’larda yüzde 70’ten 1994’te yüzde 20’ye kadar düşmüştü. Avrupa’da kamuya güven, %44’ler düzeyinde.

Niçin? Çünkü zaman zaman temsilci çıkarları ile toplum çıkarları örtüşmeyebiliyor. Bu nedenle de, özellikle teknolojinin ve bilgi çağının da etkisiyle, demokrasi alanında bir kavram değişimi söz konusu: Temsili demokrasiden, katılımcı demokrasiye geçiş yaşanıyor. Çünkü insanlar yalnızca oy vererek seçme hakkı değil, kendileri adına alınan tüm kararlarda söz sahibi olmayı, seçme hakkını bu düzeyde de kullanmayı istiyorlar. Böyle bir seçim hakkını özel sektörde, kendilerine sunulan ürün ve hizmetler konusunda olduğu kadar, kamu sektöründe de talep ediyorlar.

Dolayısıyla, yeni bir kavram ortaya çıkıyor: “Yönetişim”; başka bir deyişle karşılıklı etkileşim yoluyla yönetim kavramı.

ABD’de 80’lerin sonrasında Toplam Kalite Yönetimi’ni uygulamakla önemli atımlar gerçekleştirildi. Önce özel sektörle ilgili birkaç noktaya değinmek istiyorum:

Bir düşünce merkezi olan Milken Institute’un yaptığı çalışmaya göre, özel sektörün başarısının gerisinde şu etmenler yer alıyordu:

– Sermayenin demokratikleşmesi. Başka bir deyişle sınırlı ellerde toplanmasının önüne geçilerek bilgiye ve üretkenliğe kaydırılabilmesi,
– Araştırma, teknolojinin gelişimi ve eğitime ayrılan kaynakların artırılması,
– Yetenekleri cezbeden bir ortam yaratılması, ve
– Toplam Kalite Yönetimi’nin uygulanması.

Kamu sektöründeki Toplam Kalite Yönetimi uygulamalardan ise, şöyle sonuçlar alınmış:

– Çalışanların %75’i için müşteri odaklı performans hedefi konulmuş,
– 640 bin sayfalık yönetmelik gereksiz bulunarak yürürlükten kaldırılmış,
– Özel sektör ve sivil toplum örgütleriyle işbirliğine gidilmiş.
– Bunların sonucunda ülkemizin Gayrı Safi Milli Hasıla’sına yakın bir miktarda tasarruf elde edilmiş.

Ülkemizde de değişimi geciktirmek sadece maliyeti artıracaktır. Ancak değişimi sağlarken sadece insanlara değil, aynı zamanda sisteme bakmak gerekir. Bence sistemimizin önemli zaafları var.

Öncelikle sistemimiz, sonuç üretmek üzere değil, kontrol etmek üzere kurulmuş. Oysa Toplam Kalite anlayışına göre, kalitenin kontrol edilmesini gerektiren sistemin kendisi hatalıdır. Çünkü esas olan kaliteyi kontrol etmek değil, kaliteyi üretmektir. Kaliteyi kontrol etmeye çalıştığımız zaman onun maliyetinden kurtulmuş olmuyoruz, kaliteyi ürettiğimiz zaman verimliliği sağlamış oluyoruz.

Bu açıdan baktığımızda, devlet sistemimizin çalışanlara güvenmediğini, bu yüzden çalışanları yetkilendirmediğini görüyoruz. Örneğin, Devlet İhale Kanunu… Bu kanuna göre, ihaleyi en ucuz fiyat teklifinde bulunana vermek şart. Hangimiz özel hayatımızda arzu ettiğimiz malların her zaman en ucuzunu alıyoruz? Tersine bütçemize göre ama bizim için en iyi değer yaratanı satın alıyoruz. Niçin kamu sektörü de bu anlayışa uygun davranmasın?

Örneğin, merkezi yönetim… Taşradaki yöneticiye güvenmediğimiz için her şeyi merkezden yönetmeye çalışıyoruz. Bu anlayışla acaba ne kadar başarılı olabiliriz?

Örneğin, personel politikaları… Yöneticilerimizin personelini başarı düzeyine göre değerlendireceğine güvenmediğimiz için, herkese aynı ücreti veriyoruz. Dolayısıyla başarıyı ödüllendiremiyoruz. Unutmayalım ki, başarıyı ödüllendirmeyen sistemler, başarısızlığı, iş yapmamayı ödüllendirmiş olurlar.

Başka bir noktayı da unutmadan geçmemek gerek: Devlet sistemimiz, sonuçları değil, girdileri ölçmektedir. Enerji bakanlığımızın başarısı, ne kadar çok yatırım yaptığıyla değil, en yaygın elektrik kullanımını, diğer ülkelerle karşılaştırıldığında en ucuza sağlayabilmesiyle ölçülmelidir.

Telekom sistemimizin başarısı vatandaşlarımıza en ucuz haberleşme olanaklarını sunmasıyla ölçülmelidir.

Yine bir başka sorunumuz, yeterince uzun vadeli bakış açısına sahip olmayışımızdır. Bütçelerimizi yıllık yapmamız nedeniyle, az önce değindiğim, tamamlanması planlandığından çok daha uzun süren projelerle karşı karşıya kalıyoruz. Tahakkuk bazlı bütçe yapmadığımız için popülizm kaynaklı savurganlığa açık bir sistemimiz var.

Bütçe kalemleri arasında esnekliği sınırlandırdığımız için, yıl sonuna kalan paraları gelecek seneye tasarruf edilen bir kaynak olarak gelecek yıla aktarmaya olanak tanımadığımız için yine savurganlığa neden oluyoruz. Başarılı yöneticilerin tasarruflarını gelecek yıla aktarmalarını önlemenin nasıl bir anlamı olabilir?

Sürekli gelişmenin gerçekleşebilmesi, yolsuzluğun önlenebilmesi için, hesap verebilirlik, görünürlük, saydamlık, tutarlılık ve etkinlik vazgeçilmez kavramlardır. Her türlü kamu faaliyetlerin dış denetime açılmasının ne gibi bir sakıncası olabilir ki? Devlet sırrı, bankacılık sırrı gerekçesiyle kamu kaynaklarının kullanımı konusundaki bilgilerin vatandaşla paylaşılmasının ne gibi bir sakıncası olabilir? Vatandaşa, kendisine sunduğumuz hizmetlerle ilgili hesap vermekten kaçınmamızın ne gibi bir yararı olabilir?

Ulusal Kalite Hareketi’yle ülkemizde başarılı Toplam Kalite Yönetimi uygulamları olan kuruluşların sayısını artırma çabası içindeyiz. Ümitle görüyoruz ki, bu çaba ülkemiz geneline yayılmakta ve yalnızca özel sektörle sınırlı kalmayıp, kamu sektöründe de meyvelerini vermektedir.

Örneğin Milli Eğitim Bakanlığı ile yapmakta olduğumuz çalışma, bu alanda gerçekleştirilen belki de en önemli kazanımı oluşturmaktadır; çünkü bu, toplumumuzun temelden Toplam Kalite Yönetimi’yle tanıştırma çabası, okullarda Toplam Kalite’yi yaşama çabasıdır.

Bir başka örnek de, 9 Eylül Üniversitesi bünyesindeki bir araştırma hastanesinde Toplam Kalite Yönetimi’nin uygulanmakta oluşudur.

Aydın Emniyet Müdürlüğü’müzde de Toplam Kalite Yönetimi uygulanıyor ve Aydın Emniyet Müdürü Sn. Tekin Akın, polisliği bir “güvenlik mühendisliği” şeklinde tanımlayarak çağdaş bir bakış açısı getiriyor.

Çeşitli belediyelerimizde ve çok farklı kurumlarımızda artık Toplam Kalite Yönetimi ilke ve uygulamaları geçerli.

Biz bu örnekleri çoğaltmak için çalışmaya devam edeceğiz. Ancak Toplam Kalite’yi, toplumsal ölçekte gerçekleştirmek, yaşam kalitemizi bir an önce yükseltmek için, onu bir DEVLET POLİTİKASI haline getirmeliyiz.

Çağdaş uygarlık seviyesine yükselmek için Toplam Kalite Yönetimi’nde söylemin ötesine geçmek ve onu bir eyleme dönüştürmek için uygulamalara başlamalıyız. Sadece yolsuzlukla değil, aynı zamanda savurganlıkla ve verimsizlikle de mücadele etmeliyiz.

Uluslararası topluluğun saygın bir üyesi olarak ön sıralarda yerimizi almak için, dünyaya iyi örnekler sunmalı, dünyaya katkıda bulunmalıyız. Unutmamalıyız ki, başarı yalnızca içe dönük bir süreç değildir: bakış açımızı sadece ülkemizle sınırlandırmayıp, bölgesel, hatta global düzeye çıkarmalıyız. Toplumsal çıkarlarımızı uluslararası topluluk içinde ne düzeyde en etkin bir biçimde koruduğumuzu ya da koruyabileceğimizi düşünmeliyiz.

Bu şekilde baktığımızda, hedefimiz, örneğin, öncelikli olarak Avrupa Birliği’ne girmek değil, AB’nin takip edeceği iyi örnekleri oluşturmak, Avrupa için vazgeçilmez bir duruma gelmek olmalıdır. Avrupa Parlementosu’nun aleyhimize aldığı kararlara kızmak yerine dünya ile etkileşimimizi ve insanlığa kattığımız değeri arttırmalıyız. Yurttaşları daha mutlu, yaşanılası bir ülke yaratmak için dünyanın ürettiği ortak akla, buradan katkıda bulunmalıyız. Bu sürece kendimizden başlamalı, sorumluluklarımızı etkin bir biçimde yerine getirmeli, hesap verebilirliği, şeffaflığı ve verimliliği en üst düzeyde yaşamalıyız. Gerçekleştirdiklerimile insanlara güven vermeli, “örnek” oluşturmalıyız. Seçimlerimizi yaparken, “bizden olana” değil, “en iyi olana” yönelmeliyiz. Kısacası, Toplam Kaliteyi bir yaşam felsefesi olarak benimsemeli, hayata geçirmeliyiz.

Sözlerime son verirken, hepinize teşekkür eder, 9. Ulusal Kalite Kongre’mizin verimli, üretken bir çalışma platformu olmasını dilerim.

Dr. Yılmaz Argüden